TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

47

9. Bölüm

KENDİMİ TANITIYORUM

"Tanımalar ve tanışmalar" bölümüne bir de "Tanıtma" paragrafı ekle-mek elbette fazla sayılmaz. Okuyucular herkesi tanıdıktan sonra beni tanımazlarsa bu iş eksik kalmış olur. Hayatımın bazı tarafları Halk Partisinin merakını çekip bu hususta incelemeler yaptırmış olduğun-dan ben de yavaş yavaş önemli kişi olduğuma ister istemez inandım. İnsanlar tuhaftır. Hoşlarına giden şeylere çabuk inanırlar. Bir kadına güzel olduğunu söyleseniz, inanmamış gibi görünür ama içinden bunu derhal kabul eder. Alelade bir adama da bilginliğinden bahsetseniz gerçekten kendini bilgin sanır. Kırk gün deli denilen kimse delirdiği gi-bi, kırk gün dâhi denilen kişi de dâhi veya hâdiye olur. Bereket versin; benim mesleğim adem-i itimat esası üzerine müessestir. Yani görün-memek, inanmamak prensibi üzerine kurulmuştur. Bundan ötürü bana deli veya akıllı falan diyenlere inanmamışımdır.

Şimdi burada da mesleğimin ne olduğu sorulacak ve beni edebiyat öğretmeni sananlar neye, niçin güvensizlik gösterdiğimi anlamaya-caklar. Büyük bir övünçle şunu arz ederim ki asıl mesleğim edebiyat öğretmenliği değildir. Liselerde yıllarca edebiyat okuttuğum halde e-debiyattan pek fazla anlamam, öyleyse bu işi neden yaptım, değil mi?

Tâyin ettiler, yaptım. Köy Enstitüsü mezunları o güzelim Türkçeleriyle nasıl ilkokul hocalığı yapıyorlarsa, ben de, şüphesiz onlardan biraz da-ha ehliyetle edebiyat öğretmenliği görevinde bulundum.

Bir kere şu "edebiyat" kelimesi halk ve aydınlar dilinde korkunç bir mâna taşımaktadır. "Edebiyat yapıyor" demek "saçma-sapan konu-şuyor" demektir. Bugünün edebî eserleri ise saçma-sapanlığı da aşıp okuyanın yüreğine indirecek bir biçim, daha doğrusu biçimsizlik al-maktadır. "Yazık oldu Süleyman efendiye" başlıklı pırlantadan başla-yarak "serbest vezin" denilen Bolşevik ölçülü ve tabiî söğüşlü, küfürlü şiirlere (!), devrik cümle denilen palikarya ağzıyla yazılmış nesir şa-heserlerine (!) kadar sıra sıra dizilen sanat hârikaları, estetik seviye-nin deniz seviyesinden kaç kilometre aşağıda olduğunu göstermekte-dir.

Hele geçen yıl Cumhuriyet gazetesinin roman yarışmasında birinciliği kazanıp aynı gazetede tefrika olunan "Yılanların öcü" adlı bir şaheser vardı ki edebiyat hakkında fikri olmayanlara vereceği ders bakımından cidden bulunmaz bir nesne, belki de "Acâib-i Seb'a-i Alem"in sekizin-cisi idi.

Bu romanı birinci olarak seçen "BUYUK JÜRÎ" arasında sayın bayan Halide Edip’in de bulunması çok garibime gitmişti. Ağza alınmayan kelimelerin sık sık geçtiği bu romanı acaba sonuna kadar okumuş mu idi? Okudu ise.. Pes... Başka sözüm yok...

Evet, edebiyattan bahsediyorduk ve bu işten anlamadığımı söylüyor-dum. Bu sözlerim alçak gönüllülüğe verilmesin. Çünkü ben üstat Ali Nihat Tarlan gibi bir gazelin her beytinde dört beş edebî sanat bulamı-yorum.

Yunus Emre'nin:

"Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,

Varıp onun üstüne evler yapasım gelir.”

 Beytindeki inceliklere nüfuz edemiyorum, "göllerde kamış olmak" ba-na hiç de ciddi gelmiyor. Başka aşkları kadın aşkı gibi görmeyi hafı-zam almıyor.. Hele:

Yok iken Âdem'le Hava âlemde
Hak ile hak idik sırr-ı mübhemde.
Bir gececik mihman kaldık Meryem'de,
Hazreti İsa'nın öz babasıyız.

Devamı