|
Dörtlüğünü doktor İzzettin Şadan'ın yetkisi içinde buluyorum. Bu
se-beple ve bunun gibi birçok sebeplerle edebiyatın kökü
marazidir sanı-yorum. Edebiyat dahîlerinden büyük bir kısmının
anormal ve hattâ de-li oluşu bu işin marazi olduğunu biraz,
hattâ birçok göstermiyor mu dersiniz?
Edebiyat ve onun en yaygın şekli olan roman ciddî bir şey
olsaydı bü-tün kadınlar roman okur muydu? O halde bunca edebiyat
tarihi uz-manları boşuna mı uğraşıyor diyeceksiniz. Hayır,
boşuna değil. Akıl hastalıklarının tarihiyle uğraşanlar olduğu
gibi edebiyat tarihiyle uğra-şanlar da insan topluluğunun bir
yönünü aydınlatıyorlar demektir.
Edebiyatı bu kadar kınadığıma bakmayın. Bir zamanlar ben de
kendi-mi edebiyat öğretmenlerinin birincisi sanıyordum. Fakat
bir gün bir kadın öğretmenin, beni kendisine sormadan, en iyi
edebiyat öğretme-ni olduğunu söylemesi inancımı sarstı. Sözle
tartışmadan hoşlanma-dığım için itiraz etmedim. Koca edebiyat
öğretmeni yalan söyleyecek değildi ya... Şu halde birinci oydu.
Ben ikinciliğe düşüyordum. Kendimi bu ikinciliğe alıştırmağa
çalışırken Türkoloji asistanı Muharrem Ergin'in verdiği bir
haber, işleri allak bullak etti. Muharrem, merdivenden dü-şerek
hastaneye kaldırılan ve can acısıyla kendisini ölümün eşiğinde
sanan bir erkek öğretmenin "Dünya en büyük edebiyat öğretmenini
kaybediyor" dediğini hikâye etmişti. O da yalan söylemeyeceğine
gö-re ben üçüncülüğe düşmüş oluyordum. Beşiktaş futbol takımı
gibi her yıl bir derece düşe düşe ikinci kümenin yolunu
tutmaktansa İzzet ü ikbâl ile edebiyat kapısından çekilmeğe
karar verdim ve ilâhî bir mev-hibe olan asıl mesleğime döndüm.
Edebiyat öğretmeni olmadığıma göre şu asıl mesleğimin ne olduğu
da şüphesiz sorulacak. Onu da söyleyeyim: Asıl mesleğim "millî
şuur st-ratejisi ve tabiyesi’dir. Astsubaydan ve köy
öğretmeninden başlaya-rak devlet adamlarına kadar her isteyene
ihtisasım içinde olan bu bil-gileri öğretirim. Fakat ne gariptir
ki fahrî olarak ders verdiğim halde şimdiye kadar kimse ders
almak için başvurmadı.
Eski sadrâzamlardan Koca Ragıp Paşa; benden bir tek ders bile
alma-dığı halde millî şuurun ana prensiplerinden bazılarını
sezmişti. Onun siyaseti "Moskof’un yaptığının ve dilediğinin
aksini yapmaktı.” Bugün bu "Moskof'un” yanına birkaç isim daha
ekleyebiliriz. Hangi isimler ol-duğunu artık bu konunun dersini
verirken açıklarım.
Bu temel ihtisasımın yanında bir de ek ihtisasım vardır ki o da
"Asno-loji"dir. Yeni bir bilim dalı olan asnolojinin konusu
yalnız ve ancak As-nus Magnus olduğu halde yine de oldukça dallı
budaklı bir marifet şu-besidir. Fakat uzmanları henüz pek azdır.
Asnolojinin ordinaryüs profesörü genç tarihçi "Yılmaz Öztuna"dır.
Ta-rih, hele soy kütüğü bilgisi üzerinde derin ihtisası ve üstat
Mükremin Halil gibi korkunç bir hafızası olan Yılmaz Öztuna,
Asnus Magnus hak-kındaki emsalsiz eseri dolayısıyla bu kürsünün
ordinaryüs profesörlü-ğüne yükselmiştir. Eserinin ilk basımı
tükenmiş olup her taraftan yapı-la gelmekte olan istekler ikinci
basımını da zaruri kılmaktadır.
Ben bu ilmin ancak profesörlüğüne yükselebildim. Konuya ait
eserle-rim iki "kıta’dan ibarettir ve Yılmaz Öztuna'nın derin
incelemeleri ya-nında cidden sönük kalmaktadır. |