TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

49

Kürsünün bir de doçenti vardır. Bu doçentin üstat Mükremin Halil ol-duğunu öğrendiğiniz zaman herhalde şaşıracaksınız. Evet, maalesef öyle... Üstat en yaşlımız, bu ilmin en eski müntesibi ve hattâ kurucusu olduğu halde sırf eser vermemesi ve ilmini satırdan satıra geçirme-mesi yüzünden doçentlikte kalmıştır. Bununla beraber asnoloji kong-relerindeki tebliğleri daima büyük ilgi ile karşılanmaktadır.

Kürsünün bir de asistanı vardır. Bu asistan bir hanımdır. Konudaki ihtisasının azlığı ve tevazuunun çokluğu dolayısıyla adını vermeyece-ğim.

İşte iki ihtisasımı belirttikten sonra artık kendimden bahsedebilirim. Fakat nereden anlatmağa başlasam diye düşünüyorum. Üstat Köprü-lüzade’nin "Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar" adlı eserindeki meto-da uysam, dedelerimin hikayesiyle işe girmem icap eder. Çünkü üs-tat, 12'nci yüzyılda yaşamış olan Ahmet Yesevî ve 13'üncü yüzyıl so-nunda yaşayan Yunus Emre'den bahsetmek için söze Göktürkler’den başlamış. Hattâ Karluklar’ın kaç boy olduğunu bile incelemiştir. Fakat ben bu kadar geriye gitmeyerek 1923ten başlayacağım:

Cumhuriyet ilân olunduğu zaman Askeri Tıbbiye’nin ikinci sınıfında öğrenci idim. Apolet numaram 82 idi.

Doktorluğa karşı hiçbir isteğim olmadığı halde sırf asker olmak için Tıbbiyeli olmuştum. O sırada İstanbul’da Harp Okulu yoktu. Bekleme-ye de bende takat yoktu. 41 kişilik sınıfın 19'uncusu olarak girmiştim. Askerî Tıbbiye’de herkesin bir derecesi bulunur, bu dereceler yılda iki defa yapılan sınavlarla elde edilirdi. Sınıfın birincisi aynı zamanda sınıf çavuşu olurdu.

Tıbbîye, İsmet Paşa’nın çok sevdiği ve çok kullandığı kelime ile "feyiz-li" bir ocaktı. Bu ocaktan her şey; şair, politikacı, iş adamı, ihtilâlci, hattâ bazen doktor bile çıkardı.

Askeri Tıbbiyenin, yeniçeri ocağının devamı olduğu söylenirdi. Zorba-lık ve kabadayılık bakımından pek de yalan değildi. İstanbul işgal al-tındaydı. Ayrıca Tıbbiye’nin bir kısmında da İngiliz askerleri yatıp kal-kıyordu. Böyle olduğu halde bu İngilizler bile bizden korkardı.

Tıbbiye, şimdiki Haydarpaşa Lisesi’nin binasında idi. Bu büyük şato-nun yarısı Askerî Tıbbiye idi. Dersleri fakültede sivil öğrencilerle birlikte görür; Askerî Tıbbiye’de de yatıp kalkar, yemek yer ve mütala-a yapardık.

O zaman Tıbbiye beş yıldı. Üst katta yatakhaneler, orta katta mütalaa salonları, alt katta yemekhaneler bulunurdu. Okulun şeması bir dik açı olarak gösterilebilir. Açıyı yapan çizgilerden uzun olanında birinci, ikinci üçüncü sınıfların yatakhaneleri, mütalaa haneleri, yemekhane-leri; kısa olanında da dördüncü, beşinci sınıflarınkiler bulunurdu. Dör-düncü, beşinci sınıfların mütalaa hanelerinin, yahut yatakhanelerinin bulunduğu koridorlara aşağı sınıf öğrencileri giremezdi.

Sade bu kadar mı ya? Aynı koridorda bulunan sınıflardan küçüklere mensup olanlar, büyük sınıfların içine giremezlerdi. Bir birinci sınıf öğrencisi, ikinci sınıftan birisini, hattâ samimî bir arkadaşını görmek için dahi o sınıfa giremezdi. Her sınıfın iki kapısı vardı.

Devamı