|
Kürsünün
bir de doçenti vardır. Bu doçentin üstat Mükremin Halil ol-duğunu
öğrendiğiniz zaman herhalde şaşıracaksınız. Evet, maalesef
öyle... Üstat en yaşlımız, bu ilmin en eski müntesibi ve hattâ
kurucusu olduğu halde sırf eser vermemesi ve ilmini satırdan
satıra geçirme-mesi yüzünden doçentlikte kalmıştır. Bununla
beraber asnoloji kong-relerindeki tebliğleri daima büyük ilgi
ile karşılanmaktadır.
Kürsünün bir de asistanı vardır. Bu asistan bir hanımdır.
Konudaki ihtisasının azlığı ve tevazuunun çokluğu dolayısıyla
adını vermeyece-ğim.
İşte iki ihtisasımı belirttikten sonra artık kendimden
bahsedebilirim. Fakat nereden anlatmağa başlasam diye
düşünüyorum. Üstat Köprü-lüzade’nin "Türk edebiyatında ilk
mutasavvıflar" adlı eserindeki meto-da uysam, dedelerimin
hikayesiyle işe girmem icap eder. Çünkü üs-tat, 12'nci yüzyılda
yaşamış olan Ahmet Yesevî ve 13'üncü yüzyıl so-nunda yaşayan
Yunus Emre'den bahsetmek için söze Göktürkler’den başlamış.
Hattâ Karluklar’ın kaç boy olduğunu bile incelemiştir. Fakat ben
bu kadar geriye gitmeyerek 1923ten başlayacağım:
Cumhuriyet ilân olunduğu zaman Askeri Tıbbiye’nin ikinci
sınıfında öğrenci idim. Apolet numaram 82 idi.
Doktorluğa karşı hiçbir isteğim olmadığı halde sırf asker olmak
için Tıbbiyeli olmuştum. O sırada İstanbul’da Harp Okulu yoktu.
Bekleme-ye de bende takat yoktu. 41 kişilik sınıfın 19'uncusu
olarak girmiştim. Askerî Tıbbiye’de herkesin bir derecesi
bulunur, bu dereceler yılda iki defa yapılan sınavlarla elde
edilirdi. Sınıfın birincisi aynı zamanda sınıf çavuşu olurdu.
Tıbbîye, İsmet Paşa’nın çok sevdiği ve çok kullandığı kelime ile
"feyiz-li" bir ocaktı. Bu ocaktan her şey; şair, politikacı, iş
adamı, ihtilâlci, hattâ bazen doktor bile çıkardı.
Askeri Tıbbiyenin, yeniçeri ocağının devamı olduğu söylenirdi.
Zorba-lık ve kabadayılık bakımından pek de yalan değildi.
İstanbul işgal al-tındaydı. Ayrıca Tıbbiye’nin bir kısmında da
İngiliz askerleri yatıp kal-kıyordu. Böyle olduğu halde bu
İngilizler bile bizden korkardı.
Tıbbiye, şimdiki Haydarpaşa Lisesi’nin binasında idi. Bu büyük
şato-nun yarısı Askerî Tıbbiye idi. Dersleri fakültede sivil
öğrencilerle birlikte görür; Askerî Tıbbiye’de de yatıp kalkar,
yemek yer ve mütala-a yapardık.
O zaman Tıbbiye beş yıldı. Üst katta yatakhaneler, orta katta
mütalaa salonları, alt katta yemekhaneler bulunurdu. Okulun
şeması bir dik açı olarak gösterilebilir. Açıyı yapan
çizgilerden uzun olanında birinci, ikinci üçüncü sınıfların
yatakhaneleri, mütalaa haneleri, yemekhane-leri; kısa olanında
da dördüncü, beşinci sınıflarınkiler bulunurdu. Dör-düncü,
beşinci sınıfların mütalaa hanelerinin, yahut yatakhanelerinin
bulunduğu koridorlara aşağı sınıf öğrencileri giremezdi.
Sade bu kadar mı ya? Aynı koridorda bulunan sınıflardan
küçüklere mensup olanlar, büyük sınıfların içine giremezlerdi.
Bir birinci sınıf öğrencisi, ikinci sınıftan birisini, hattâ
samimî bir arkadaşını görmek için dahi o sınıfa giremezdi. Her
sınıfın iki kapısı vardı. |