|
2. Bölüm
HALK PARTİSİNİN POLİSİ
Bakanlık
emrine alınınca, yani azlolununca İstanbul’a gelip Orhun'u tek
başıma çıkarmağa başladım. Ev sahibi neden İstanbul’a geldiğimi
sordu. Vekâlet emrine alındığımı söyledim. "Ya, tebrik ederim!"
dedi. Terfi ettim sanmıştı. Ne de olsa apartman sahibiydi.
Teferruatla uğra-şacak değildi.
Bana aylığımın dörtte biri nispetinde açık maaşı veriyorlar, bu
da 10 lira kadar bir şey tutuyordu. 500 nüsha basılan ve hepsi
satılan Or-hun'dan da bir iki lira kâr geliyordu. Yiyip içip
Halk Partisine dua etme-liydim. Galiba lüks yapmak, lüks
yaşamak, hovardalık etmek istemiş olacağım ki yeni bir iş bulmak
için de öteye beriye başvurdum.
Bir gün öğle yemeği yerken kapı çalındı. Baktım: Resmî bir
polis. Beni Beyazıt merkezinden istediklerini bildirdi.
'Yemeğimi yiyip gelirim, sen bekleme!" dedim. Çok acele ve mühim
olduğunu söyledi. "Yeme-ğimi bırakacak kadar mühim mi?" diye
sordum. Mühimmiş. Birlikte gittik. Beni bir komiser muavininin
karşısına çıkardı. Bu, Yedisekiz Ha-san Paşanın imza atması gibi
hödüksel bir şahsiyetti. Beklememi söy-ledi. Acele bir iş için
yemekten kaldırılmış olan adamın acelesizce bekletilmesindeki
ruh durumu malûm... Epey bir zaman sonra neyi, kimi, niçin
beklediğimi sordum. Bir polis memuru gelecekmiş, onu
bekliyormuşum... "Böyle olacağını bilseydim yemekten kalkıp gel-mezdim!"
dedim. Hödüksel şahsiyet tam baba dostu imiş... Bana öf-keyle "Vare,
sıvışaydın!" diye öğüt verdi.
Nihayet beklenen polis memuru geldi. Askerlik şubesine
gideceğimizi söyledi, askerlik şubem Eminönü şubesidir. Polis
aksi istikamete yö-nelince dikkatim çektim "Biz Fatih şubesine
gidiyoruz" dedi. Eminönü askerlik şubesinin Fatih askerlik
dairesine bağlı olduğunu biliyordum. "Belki oraya gidiyoruzdur"
diye düşündüm. Polislere göre her şey devlet sırrı olduğu için
bir şey söylemezler, açıklama yapmazlardı.
Gide gide Fatih askerlik dairesine değil, askerlik şubesine
vardık. Yüz-başıya bu kepazeliğin ne olduğunu sordum. Gülmekten
katılacaktı. Meseleyi anlattı: Kırıkkale’deki askerî okula
öğretmen olmak için dilek-çeyle başvurmuştum. Münhalları mı
yokmuş, beni mi istememişler, her neyse, orası mühim değil,
okul, verdiğim adrese göre beni Fatih şubesine yakın diye
düşünerek, oraya dilekçemin cevabım gönder-miş... Şube de, en
yakın polis merkezine yazarak: "Atsız'a bildirin; boş zamanında
bize uğrasın!" demiş. Polis "Haber verin, uğrasın!" "Mev-cutlu
olarak hemen getirin!" diye tefsir etmiş. Tefsir bu, olamaz mı?
Biz ne tefsirler gördük.
Anlaşılan, Halk Partisinin polisi önce ateş ediyor, sonra nişan
alıyordu. Taktik meselesi...
Bu, muhteşem bir tanışma töreni idi. Meğer muhteşemden daha muh-teşem
bir tanışma daha olacakmış. O da şöyle oldu:
1940-1941 ders yılında özel Boğaziçi Lisesinin edebiyat
öğretmenle-rinden biri de bendim. 1940 aralık ayının son
günlerinden birinde, ak-şam eve dönünce bir kalabalıkla
karşılaştım. Küçük çocuğuma bak-mak daha kolay olsun diye
zevcemin öğretmenlik ettiği Göztepe Kız Orta Okulunun tam
karşısındaki bir evi tutmuştuk. Polis, bekçi, muh-tar, hep
ordaydı. İmam da olsa dinî - millî bir tören var diyecektim.
İşin sakalık tarafı yoktu: "Ev basılmıştı. Daha o zamanlarda da
benim faşist; Hitlerci falan olduğum söyleniyordu ya... Zevcemin
beni yatış-tırmak için: "Bazı mektuplara bakıyorlar!" demesine
Hitler’den gelen mektuplara mı?" diye cevap vererek odaya
girdim. Zaten ev aşağı yukarı bu büyük odadan ibaretti. Hem
misafir kabul salonu, hem ya-tak odası, hem
|