|
de soğuk
günlerde yemek odası; hepsi o...
Odadaki iki sivil polis beni pek nazikâne selâmladılar. Nezakete
de hiç yüzüm yoktur. Ne de olsa Osmanlı ve İstanbul terbiyesi
almıştık. Kız-gınlığım geçti.
Sivil komiser Avni, masanın üstündeki bir yığın mektubu
inceliyordu. Bu mektupları bir gün önce Maltepe’deki asıl
evimizden soba yakma işinde kullanmak üzere ben getirmiştim.
Nasılsa kalmış bir yığın mek-tuptu. Bekçi ile resmî polis kapıda
bekler, muhtar odada iskemlede oturur, sivil memur ayakta
dururken (çünkü ona ikram edilecek is-kemle yoktu), komiser
bilhassa Edirne’den gelmiş mektup var mı diye araştırıyor,
bazılarını ayırıyordu.
Meğer muhtarla bekçi siyasî ve idarî nezaketmiş. Polis ev bastı
deme-sinler diye tanık ve gözcü olarak getirilmiş, ince zekâ...
Epey uzun süren bir araştırmadan sonra bir kısım mektuplar
ayrıldı. Sonra komiser Avni bana kuyruklu bir yalan söyledi:
"Emniyet müdürü beyle şube müdürü bey zatı âlinizi bekliyorlar.
Bu mesele hakkında bi-raz konuşacaklar."
Zatı âlim bu yalana inanmakla beraber gecenin karanlığında, bu
kadar geç vakitte beklenmemi garipsedim. Komiser teminat verdi:
"Sizin için kaldılar. Meselenin ne olduğunu da onlar biliyorlar"
Doğrusu, bu kadar mühim bir şahsiyet olduğumu bilmiyordum.
Onların beni her ne suretle olursa olsun Emniyet Müdürlüğüne
götürmek için emir aldıklarının da farkında değildim. Nezakete
yüzüm tutmaz dedim ya, bu nazik adamları kırmamak için yorgun
argın, kış gecesinde yola koyulduk. Ne de olsa Türküz. Yalana
dolana pek aklımız ermiyor.
Muhtarla bekçi yolda, resmî polis istasyonda ayrıldı. Komiser de
bir iki istasyon sonra kayboldu. Ben öteki siville birlikte
Emniyet Müdürlüğü-nün hâlâ bulunduğu Sanasaryan hanına geldim.
Yol boyunca söylediği en mühim lâf "Üstünüze afiyet biraz soğuk
almışım" demek oldu.
En üst kattaki birinci şubeye, yani siyasî kısma çıktık. Ne
Emniyet Mü-dürü, ne Şube Müdürü... Yalnız bir iki memur vardı.
Beni getiren me-mur odadakilere gizlice bir şeyler söyledikten
sonra çekildi. Burası memurların çalışma odasıydı. Birçok
masalar bulunuyordu.Nöbetçi olan memurlar masalara battaniye
seriyor, ikinci bir battaniyeye de sarılarak yatıyorlardı.
Konuksever kişiler olacaktı ki, bana da bir battaniye verdiler.
Fakat ben yatmayarak sabaha kadar sandalyede oturmayı tercih
ettim. Uykusuz geceler... Bunlar, benim için sudan denemelerdi.
Sabah oldu. Komiser Avni de gözükmedi amma ben hâlâ
aldatıldığımın farkında değildim. Saatler geçip de müdür bey ve
şube müdürü beyle tanışmamız geciktikte bazı memurlara
başvurarak beni dün geceden beri bekleyen bu iki kişiye haber
ulaştırmalarını söylemeye başladım. Emniyet Müdürlüğünde "Hayır,
olamaz, sonra" diye bir şey yoktu. Hepsi büyük bir nezaketle
"Peki" diyor, fakat bu peki diyenleri bir daha görmek kabil
olmuyordu. Meğer o sırada merak ederek beni ara-maya gelen
zevcem de "Peki efendim, hemen şimdi" diyerek atlatı-lıyor ve
birinci şubenin iki kapısı arasında mekik dokuyormuş..
Öğleyin, biraz geç olmakla beraber, bende şafak attı.
Aldatıldığımı çok şükür anlayabilmiştim. Buraya neden
getirildiğimi ve ne zamana ka-dar kalacağımı bilmediğim için
titizleniyordum. Polislerle arada çatış-malar başladı. Adalet,
hak, hukuk gibi nesnelere inanmış bir gafil ola-cak bir polisin
kabalığına:
|