TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

8

"El-adlü esâs il-mülk - Adaletsizlikle devlet yıkılır" diye karşılık ver-dim. Biraz sonra da İrfan adlı bir komiser muaviniyle sert bir tartışma yaptım. Onlar birinci şubeye getirdikleri zavallılara her türlü muame-leyi yapmağa, falaka atmağa falan alışmış olmak dolayısıyla ken-dileriyle, dişe diş, göze göz çekişen bir müşteriye katlanamıyorlardı. Dört yıl sonra, 1944'deki ziyaretimde saçları bembeyaz, çökmüş, ken-disini alkole vermiş olduğu için arkadaşları tarafından acınan bir insan olarak gördüğüm İrfan beni tehdit etti:- "icap ederse başka türlü mu-amele ederiz!"

Vay!.. İşler tıkırında gitmiyordu. Ama Türküz dedik ya... Türk demek, her zaman için acar ve dalavereli işlerde her zaman toy bir kişi de-mektir. Ben de o sırada 35 yaşımda küçük bir çocuktum. İrfana dört yüz dirhemlik bir cevap verdim. Bunun üzerine düşman kuvvetleri merkezden taarruza geçti:

- "Demin yıkılır diyerek neyi kastetmiştin?"

Kuvvetimiz ne kadar az olursa olsun, biz büyük (stratej)ler, böyle cephe saldırışlarıyla sarsılır takımdan değildik. Baraj ateşiyle karşılık verdim:

"Sen benim deminki sözümü bırak da burada neye beklediğimi, mü-dürlerle ne zaman görüşeceğimi söyle. Bunların cevabını vermeden benden tek kelime alamazsın."

Hızla kayboldu. Biraz sonra bir memurla kâğıt yollayarak beni sorguya çekmek istedi. Bu memur benimle ilk çatışan ve benden "el-adlü esâs il-mülk" vecizesini öğrenen adamdı. Demek İrfan’a bu lâfı yetiştiren oydu.

İrfan’la savaşımız iyi oldu. Hem açlığımı ve yorgunluğumu hem de vaktin nasıl geçtiğini duymadım.

O zaman henüz ceza hukuku bilgini olmamıştım ama devleti ve ka-nunları tahkir suçundan başıma iş çıkaracaklarını sağduyu ile sezmiş-tim. Vasıta olan memur gidip gelerek direndikçe ben de savsaklama taktiği ile düşmanın teşebbüslerin boşa çıkarıyor, ona büyük kayıplar verdiriyordum.İrfan her seferde biraz taviz vere vere sonunda soru-yu: "Memurla aranızda geçen hâdiseyi anlatınız" şekline çevirmek zorunda kalınca ben de nihayet süngün süngüye savaşı kabul ettim. Kalemle yapılacak bu süngüleşmeyi nasıl olsa kazanırdım. Çünkü ben Türk’tüm. Ya karşı taraf?Karşı taraf Halk Partisi idi.Maksada birdenbire girmek görgüye aykırı olduğu için yazıya bir övünçle başladım. Açık vermeden hâdiseyi anlattım. İmzamı atıp verdim.

Devletin temeli adalettir, adalet olmazsa yıkılır demekte ne suç, ne de hakaret vardı. Ama Halk Partisi çağında her şey hakaret sayılırdı. Zavallıcıklar illâ ki hakaret görmek isterlerdi.

Fakat kanunlarda da açık bazı kayıtlar bulunuyordu. Tanzimat zamanı fıkrasında olduğu gibi gâvura gâvur denmeyecekti.

Bizim yazı bittikten biraz sonra beni birinci şube müdürünün istediğini söylediler. Acayip! Hangi dağda kurt ölmüştü? 18 saattir beklediğim müdürün odasına girince bir de baktım ki zevcem de orada değil mi? Meğer birinci şubenin kapılarında saatlerce oyalandıktan ve "Evet efendim, peki efendim, şimdi efendim" nakarat ile aldatıldıktan sonra Emniyet Müdürlüğünün diğer şubelerinden birinde kadın komiser ola-rak çalışan eski bir lise arkadaşını bulmuş ve onun delaletiyle birinci şube müdürünün yanma girerek dün geceden beri mevkuf olduğumu falan anlatmış, birinci şube müdürü de o zaman beni hatırlamış...

Devamı