|
11. Bölüm
KOMÜNİZMLE İLK ÇARPIŞMAM
Bir toplulukta
aşağılık duygusu başladı mı, artık dışarıdan gelen her şeye
hayranlıkla bakılır. Milletin aydınları, profesörleri,
gazetecileri baştanbaşa dalkavuk ve riyakâr olursa, bir topluluk
hak ve hakikat uğruna şehit veremez duruma düşerse, artık ona
kabul ettirilemeye-cek batıl kalmaz.
İşte
topluluğun böyle şekilsiz, biçimsiz ve kıvamsız olduğu sırada,
damarında bir damla Türk kanı bulunmayan Nazım Hikmet, Mosko-va'da
iyice Moskofçuluk öğrendikten sonra oradan aldığı buyrukla
yıkıcı faaliyet yapmak üzere Türkiye’ye gönderildi ve bizim o
şahsi-yetsiz, o seviyesiz ve seciyesiz aydın tabakamız
tarafından millî bir kahramanmış gibi karşılanarak göklere
çıkarıldı. Bu satılmış köpek, ruhta ve şekilde Moskof şiirini
getiriyordu. Bir anda çevresinde yığınla mukallit maymunlar
peyda oldu ve Moskof nazım kalıbı çıkmamak üzere bizim nazmımıza
girdi. Aydınlarımızın, şairlerimizin, yazıcıları-mızın millî ve
edebî kültürünün feyzi sayesinde...
Nazım Hikmetof
Yoldaş, şiir dediği tekerlemeleriyle âdeta Türkiye’yi
fethediyordu. Ahmet Haşimi, Yakup Kadri'yi ve Hamdullah Suphi'yi
manzumelerle hicvettikten sonra ise umumî ürküntü başladı. Demek
ki insanların hakikaten maymundan farkı yoktu. Şuursuz ve tama-mıyla
hayvanı bir korku ile bu aşağılık Moskof uşağından çekmiyor-lardı.
Yoksa o kızıl çomarı susturmak için bir sille yeterdi de artardı
bi-le...
Köpek, kaçanı
kovalar; Nazım Hikmetof da kendi havlamalarından kor-karak
kaçanları gördükçe küstahlığını artırdı. Dergilere yazarak
saldır-ganlığını çoğalttı ve sonunda "Putları kırıyoruz" diye
millî değerlere hücuma başladı. Kırmak istediği putlar şimdilik
edebî şöhretlerdi. Türkçü şair Mehmet Emin'e, büyük şair
Abdülhak Hâmid'e, vatan şairi Namık Kemal'e Moskofçu bir hınçla
saldırdı: Türkleri seven Piyer Lotiye de "Domuz burjuva" dedi.
Memleket sanki
bir mezaristandı. Bu "köpek proleter" havlar af kurur ve ulurken
hiç bir itiraz sesi yükselmiyordu.
O sırada, yani
1935’te ben refaha kavuşmuştum. Millî tarih tezi denen
maskaralığa itiraz ettiğim için 28 Aralık 1933'te Vekâlet emrine
alınmış, 9 Eylül 1943'te Deniz Gedikli Hazırlama Okulunda Türkçe
öğ-retmeni oluncaya kadar Halk Partisi sayesinde nefis günler
geçirmiş, nihayet babamın kurmuş olduğu mektepte okumak
dolayısıyla biraz teveccüh görerek o zaman Kasımpaşa’da bulunan
bu orta okula Millî Müdafaa Vekâleti tarafından tayin
olunmuştum.
Tabiî, Türk’ün
karnı tok, sırtı pek olunca savaş arar. Ben de öyle yap-tım.
Komünizmin propaganda faaliyeti gitgide artan bir hızla millî
ruh üzerinde gedikler açarken savcılık uyuyordu. Millî
murakıplar olması gereken basın, Üniversite ve Talebe Birliği de
uyuyordu. Tabiî bu ara-da zaten uyuyup da büyüsünler diye tayin
edilmiş olan Halk Partisi mebusları da, hem de Yemlihâ uykusu
ile uyuyordu.
Kimseden ses
çıkmadığını görünce millî bir öfkeye kapılarak kızıl çomara bir
değnek vurmak istedim ve "KOMÜNİST DON KİŞOTU PRO-LETER -
BURJUVA NAZIM HİKMETOF YOLDAŞA" adlı bir broşüre cevap verdim. O
zaman kitapların en kabadayısı 1000 tane basılırdı. Ben,
imkânsızlık dolayısıyla bunu ancak 500 tane bastırabildim. Zaten
çev-renin manevî çoraklığına göre de, imkânım olsa bile 500 den
fazla bastırmayı düşünmezdim.
Bu broşür,
Nazım Hikmetof a anlayacağı dille verilmiş çok sert ve hat-tâ
kaba bir cevaptı. Moskof oğlanına hakaretlerle doluydu. Fakat
her şeyi göze almıştım. Ben de İsmet İnönü gibi, kızınca her şey
yapabi-lirdim. Şu farkla ki o, yapacağını ancak devlet
kuvvetlerine dayana-rak, yahut siyasî dokunulmazlığına
güvenerek, kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emin olduğu zaman
yapar. Benim nasıl davrandığı-mı ise artık "yâr ü ağyar"
söyleyip hükmünü versin...
500 nüshalık
broşür bir günde satılıp bitti, istekler, siparişler yapıldı.
Fakat sırf, kazanç için yaptı demesinler diye ikinci basıma
gitmedim. Dedim ya, o zaman 30 yaşımda romantik bir küçük
çocuktum.
Savaşı devam
ettirmek için Moskofçu oğlanın cevap vermesini veya dâva
açmasını bekliyor, bu arada birçok tebrik mektupları alıyor,
tak-dirler görüyordum. Demek ki sinmiş oldukları halde bu
broşürü bekle-yen bir grup, hem de kalabalık bir grup vardı.
Ben, aleyhime
açılacak dâvayı beklerken aylar geçti. 1936 yılına gir-dik.
Refaha kavuşmuş olduğum için evlenme hazırlıklarına da başla-dım.
Bu sıralarda bir gün, 21 Şubat 1936 Cuma günü İstanbul Üçüncü
Ceza |