TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

84

11. Bölüm

KOMÜNİZMLE İLK ÇARPIŞMAM

Bir toplulukta aşağılık duygusu başladı mı, artık dışarıdan gelen her şeye hayranlıkla bakılır. Milletin aydınları, profesörleri, gazetecileri baştanbaşa dalkavuk ve riyakâr olursa, bir topluluk hak ve hakikat uğruna şehit veremez duruma düşerse, artık ona kabul ettirilemeye-cek batıl kalmaz.

İşte topluluğun böyle şekilsiz, biçimsiz ve kıvamsız olduğu sırada, damarında bir damla Türk kanı bulunmayan Nazım Hikmet, Mosko-va'da iyice Moskofçuluk öğrendikten sonra oradan aldığı buyrukla yıkıcı faaliyet yapmak üzere Türkiye’ye gönderildi ve bizim o şahsi-yetsiz, o seviyesiz ve seciyesiz aydın tabakamız tarafından millî bir kahramanmış gibi karşılanarak göklere çıkarıldı. Bu satılmış köpek, ruhta ve şekilde Moskof şiirini getiriyordu. Bir anda çevresinde yığınla mukallit maymunlar peyda oldu ve Moskof nazım kalıbı çıkmamak üzere bizim nazmımıza girdi. Aydınlarımızın, şairlerimizin, yazıcıları-mızın millî ve edebî kültürünün feyzi sayesinde...

Nazım Hikmetof Yoldaş, şiir dediği tekerlemeleriyle âdeta Türkiye’yi fethediyordu. Ahmet Haşimi, Yakup Kadri'yi ve Hamdullah Suphi'yi manzumelerle hicvettikten sonra ise umumî ürküntü başladı. Demek ki insanların hakikaten maymundan farkı yoktu. Şuursuz ve tama-mıyla hayvanı bir korku ile bu aşağılık Moskof uşağından çekmiyor-lardı. Yoksa o kızıl çomarı susturmak için bir sille yeterdi de artardı bi-le...

Köpek, kaçanı kovalar; Nazım Hikmetof da kendi havlamalarından kor-karak kaçanları gördükçe küstahlığını artırdı. Dergilere yazarak saldır-ganlığını çoğalttı ve sonunda "Putları kırıyoruz" diye millî değerlere hücuma başladı. Kırmak istediği putlar şimdilik edebî şöhretlerdi. Türkçü şair Mehmet Emin'e, büyük şair Abdülhak Hâmid'e, vatan şairi Namık Kemal'e Moskofçu bir hınçla saldırdı: Türkleri seven Piyer Lotiye de "Domuz burjuva" dedi.

Memleket sanki bir mezaristandı. Bu "köpek proleter" havlar af kurur ve ulurken hiç bir itiraz sesi yükselmiyordu.

O sırada, yani 1935’te ben refaha kavuşmuştum. Millî tarih tezi denen maskaralığa itiraz ettiğim için 28 Aralık 1933'te Vekâlet emrine alınmış, 9 Eylül 1943'te Deniz Gedikli Hazırlama Okulunda Türkçe öğ-retmeni oluncaya kadar Halk Partisi sayesinde nefis günler geçirmiş, nihayet babamın kurmuş olduğu mektepte okumak dolayısıyla biraz teveccüh görerek o zaman Kasımpaşa’da bulunan bu orta okula Millî Müdafaa Vekâleti tarafından tayin olunmuştum.

Tabiî, Türk’ün karnı tok, sırtı pek olunca savaş arar. Ben de öyle yap-tım. Komünizmin propaganda faaliyeti gitgide artan bir hızla millî ruh üzerinde gedikler açarken savcılık uyuyordu. Millî murakıplar olması gereken basın, Üniversite ve Talebe Birliği de uyuyordu. Tabiî bu ara-da zaten uyuyup da büyüsünler diye tayin edilmiş olan Halk Partisi mebusları da, hem de Yemlihâ uykusu ile uyuyordu.

Kimseden ses çıkmadığını görünce millî bir öfkeye kapılarak kızıl çomara bir değnek vurmak istedim ve "KOMÜNİST DON KİŞOTU PRO-LETER - BURJUVA NAZIM HİKMETOF YOLDAŞA" adlı bir broşüre cevap verdim. O zaman kitapların en kabadayısı 1000 tane basılırdı. Ben, imkânsızlık dolayısıyla bunu ancak 500 tane bastırabildim. Zaten çev-renin manevî çoraklığına göre de, imkânım olsa bile 500 den fazla bastırmayı düşünmezdim.

Bu broşür, Nazım Hikmetof a anlayacağı dille verilmiş çok sert ve hat-tâ kaba bir cevaptı. Moskof oğlanına hakaretlerle doluydu. Fakat her şeyi göze almıştım. Ben de İsmet İnönü gibi, kızınca her şey yapabi-lirdim. Şu farkla ki o, yapacağını ancak devlet kuvvetlerine dayana-rak, yahut siyasî dokunulmazlığına güvenerek, kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emin olduğu zaman yapar. Benim nasıl davrandığı-mı ise artık "yâr ü ağyar" söyleyip hükmünü versin...

500 nüshalık broşür bir günde satılıp bitti, istekler, siparişler yapıldı. Fakat sırf, kazanç için yaptı demesinler diye ikinci basıma gitmedim. Dedim ya, o zaman 30 yaşımda romantik bir küçük çocuktum.

Savaşı devam ettirmek için Moskofçu oğlanın cevap vermesini veya dâva açmasını bekliyor, bu arada birçok tebrik mektupları alıyor, tak-dirler görüyordum. Demek ki sinmiş oldukları halde bu broşürü bekle-yen bir grup, hem de kalabalık bir grup vardı.

Ben, aleyhime açılacak dâvayı beklerken aylar geçti. 1936 yılına gir-dik. Refaha kavuşmuş olduğum için evlenme hazırlıklarına da başla-dım. Bu sıralarda bir gün, 21 Şubat 1936 Cuma günü İstanbul Üçüncü Ceza

Devamı