|
Mahkemesi’nden
hükümeti tahkir ve gençliği Ceza kanunda yazılı suçlara tahrik
ettiğim iddiası ile celp geldi. Dâva benim broşürden çı-kıyor ve
işin korkunç tarafı, Halk Partisi hükümeti, Nazım Hikmetof’un
vekili ve savunucusu olarak harekete geçiyordu.
O zaman Adliye
Vekili olan Saraçoğlu Şükrü, aleyhimde dâva açılması için
İstanbul Savcılığını ikaz etmiş, fakat broşürü inceleyen
savcılık bun-da bir suç unsuru görmediğini bildirince bizzat
Adliye Vekâleti dâ-vayı tahrik etmişti. Bunu epey sonra
öğrendim.
İşte yine
korkunç bir aşağılık duygusu veya Moskof dostluğu karşısın-da
idik. Bir zaman sonra Türk’üz, Türkçüyüz, daima Türkçü kalacağız
diye ötecek olan Saraçoğlu, broşürümde komünizmin aleyhinde bu-lunduğum
için Moskoflara bir cemile yapıyor, bunu açıkça söyleyeme-mek
dolayısıyla da hükümeti tahkir ve tahrik kulplarını takıyordu.
Bir hükümet’in
yabancılara hoş görünmek için kendi vatandaşlarına kıyması kadar
iğrenç şey pek azdır.
Bolşevik
devriminin ne mal olduğu ve Moskofların Türkiye’ye hiç bir zaman
dost olamayacaklarını en açık şekilde anlaşılmış olmakla bera-ber,
ruhlara işlemiş bulunan aşağılık duygusu dolayısıyla hükümet,
memleketteki en güvenilir unsur olan milliyetçilerden bir ferdi,
hiç yoktan suç icat ederek hapse atmağa kalkıyordu. Bu nasıl
hükümetti? Bu ne biçim mantık ve kafa, bu ne kara vicdan ve
izandı!
Beni 26
Şubat’ta duruşmaya çağırıyorlardı. Bense ondan bir gün önce
evlenecektim. Hayatımın mühim bir merhalesine, doğrusu, güzel
bir başlangıçla başlıyordum.
27 Şubat 1936
Perşembe günü, tam bana lâyık şekilde şahane bir törenle
evlendim. Bu ikinci zevcem, tarih zümresi mezunlarından Bedriye
idi. O zaman evlenme dairelerinde pek kalabalık olmazdı. Biz de
geç vakit gitmiş olduğumuz için ikimizden ve iki de şahidimizden
başka kimse yoktu. Şahitlerimizden biri doktor Cezmi Türk, öteki
de Deniz Gedikli Okulu Tabiiye öğretmeni merhum Sadi Erülgen'di.
Tabiî, bize şahit olduğu zaman henüz merhum değildi.Yıllardan
sonra öldü. Bu Sadi Erülgen gayet komiksel bir şahıs olduğu için
evlenmemizdeki tanıklığı da hayli garip olmuştu. 27 Şubat 1936
Perşembe günü akşamı, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Okulundan
çıkarken bir mesele için benimle beraber gelip gelmeyeceğini
sordum. Gelirim ama nereye gidiyoruz dedi. Gidince görürsün
dedim. Evlenme dairesine gelinceye kadar nereye ve ne için
gittiğini bilmedi. Evlendirme memuru bizi evlendirdikten sonra
şahitlerime mükellef bir ziyafet çektik. Bu ziyafet,
Cağaloğlu’ndaki meşhur Bozacı Sinan'dan içilen nefis boza-larla
verildi. Doğrusu tam bir Oğuz şöleni idi. Fark şurada idi ki
ziya-fetten sonra kap kaçak yağması yapılmıyordu. Şubata rağmen
hava oldukça güzel olduğundan tanıklar, bizi evimizin kapısına
kadar getir-mek nezaketinde bulundular ve bahtiyarlık dileyerek
ayrıldılar.
Ertesi 28
Şubat 1936 Cuma günü Üçüncü Ceza Mahkemesine gittik. Pek
kalabalık bir dinleyici yığını vardı. Hâkim sordu: - "Hükümeti
tah-kir etmişin. Ne dersin?"
O zaman henüz
hukuk bilgini olmamıştım. Hâkimin böyle misli geç-mişli
konuşması tuhafıma gidiyordu. Cevap verdim:
- "Broşür
meydanda... Hükümeti değil, hükümetin karşısına çıkan bir köpeği
tahkir ettim."
Cevap galiba
biraz fazla dolgun kaçmış ve hâkim, işittiklerine inana-mamıştı:
"Efendim?"
diye sordu. Ben de cevabımı bîte-kellüf, Oğuzâne tekrar-ladım:
"Hükümeti
değil, hükümetin karşısına çıkan bir köpeği tahkir ettim."
Artık işin
anlaşılmadık tarafı kalmamıştı. Hâkim, sözlerimi zapta ge-çirdi.
Yalnız, benimle birlikte kendisi de suç işlememek için "köpek"
kelimesini çıkararak "hükümetin karşısına çıkan bir şahsı tahkir
ettim" şeklinde yazdırdı. Arkasından gençliği suçlara kışkırtmak
maddesi gel-di. Şu Saraçoğlu da doğrusu yaman röntgenci imiş.
Gönlümden ge-çenleri, ters tarafından da olsa anlıyordu. Hiç
şüphesiz, aklımdan geç-meyen bir suçu kabullenecek değildim.
Şiddetle reddettim. İlk oturum bitti.
Salondan
çıktıktan sonra birkaç gazeteci beni kuşattı. Bir tanesi zamanın
ruh durumunu gösteren bir soru sordu: "Siz Nazım Hikmet'e mi
köpek dediniz?" "Evet!" Nasıl olur? O, bir şair!." Cevabım gayet
ke-sindi: "Fakat komünist..."
Gazeteciler
her halde anlayışlı idiler. Çekilip gittiler.
13 Mart 1936
Cuma günkü oturumda; savcı, iddiasını okuyarak be-raatımı
istedi. Hâkim ne diyeceğimi sordu:
- "Beni mahkûm
ederseniz, bu memleket çocuklarının millî dâvaları savunmak
hususundaki şevkini kırarsınız" dedim. Karar verilmek üze-re
duruşma dört gün sonraya bırakıldı.
17 Mart 1936
Salı günü, üç kişilik mahkeme heyetinin iki üyesinden bi-ri
oldukça uzun olan kararı okudu. Hâkimler ifademi kaba bulmakla
beraber vatanperver duygularla yazıldığını kabul ediyor ve suç
unsuru bulunmadığı için de ittifakla beraatıma karar veriyordu.
İşin ilgi çeken bir tarafı da duruşmadan ve karardan sonra
hâkimlerin bir vasıta ile benden birer broşür istemeleriydi.
Gönülden istediğim halde onların bu arzusunu yerine getiremedim.
Çünkü broşürlerin hepsi satılmıştı.
Komünizmle ilk
çarpışmam böyle bitti. Bunun en acıklı tarafı; tefer-ruatı,
mugalâtayı falan bir yana bırakırsak, bir komüniste saldıran
At-sızın karşısına o komünistin veya başka komünistlerin değil
de o zamanki Cumhuriyet Hükümetinin, onun Adliye Vekili
Saraçoğlu Şük-rü’nün ve tabiî perdenin biraz daha arkasından da
Saraçoğlu'ya emir ve ilham veren o idi. işte İsmet Paşa,
siyaseti böyle anlıyordu:
Zehî pâşâ vü
mâşâ vü temaşa...
Ve hâşâ sümme
hâşâ sümme hâşâ! |