TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

85

Mahkemesi’nden hükümeti tahkir ve gençliği Ceza kanunda yazılı suçlara tahrik ettiğim iddiası ile celp geldi. Dâva benim broşürden çı-kıyor ve işin korkunç tarafı, Halk Partisi hükümeti, Nazım Hikmetof’un vekili ve savunucusu olarak harekete geçiyordu.

O zaman Adliye Vekili olan Saraçoğlu Şükrü, aleyhimde dâva açılması için İstanbul Savcılığını ikaz etmiş, fakat broşürü inceleyen savcılık bun-da bir suç unsuru görmediğini bildirince bizzat Adliye Vekâleti dâ-vayı tahrik etmişti. Bunu epey sonra öğrendim.

İşte yine korkunç bir aşağılık duygusu veya Moskof dostluğu karşısın-da idik. Bir zaman sonra Türk’üz, Türkçüyüz, daima Türkçü kalacağız diye ötecek olan Saraçoğlu, broşürümde komünizmin aleyhinde bu-lunduğum için Moskoflara bir cemile yapıyor, bunu açıkça söyleyeme-mek dolayısıyla da hükümeti tahkir ve tahrik kulplarını takıyordu.

Bir hükümet’in yabancılara hoş görünmek için kendi vatandaşlarına kıyması kadar iğrenç şey pek azdır.

Bolşevik devriminin ne mal olduğu ve Moskofların Türkiye’ye hiç bir zaman dost olamayacaklarını en açık şekilde anlaşılmış olmakla bera-ber, ruhlara işlemiş bulunan aşağılık duygusu dolayısıyla hükümet, memleketteki en güvenilir unsur olan milliyetçilerden bir ferdi, hiç yoktan suç icat ederek hapse atmağa kalkıyordu. Bu nasıl hükümetti? Bu ne biçim mantık ve kafa, bu ne kara vicdan ve izandı!

Beni 26 Şubat’ta duruşmaya çağırıyorlardı. Bense ondan bir gün önce evlenecektim. Hayatımın mühim bir merhalesine, doğrusu, güzel bir başlangıçla başlıyordum.

27 Şubat 1936 Perşembe günü, tam bana lâyık şekilde şahane bir törenle evlendim. Bu ikinci zevcem, tarih zümresi mezunlarından Bedriye idi. O zaman evlenme dairelerinde pek kalabalık olmazdı. Biz de geç vakit gitmiş olduğumuz için ikimizden ve iki de şahidimizden başka kimse yoktu. Şahitlerimizden biri doktor Cezmi Türk, öteki de Deniz Gedikli Okulu Tabiiye öğretmeni merhum Sadi Erülgen'di. Tabiî, bize şahit olduğu zaman henüz merhum değildi.Yıllardan sonra öldü. Bu Sadi Erülgen gayet komiksel bir şahıs olduğu için evlenmemizdeki tanıklığı da hayli garip olmuştu. 27 Şubat 1936 Perşembe günü akşamı, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Okulundan çıkarken bir mesele için benimle beraber gelip gelmeyeceğini sordum. Gelirim ama nereye gidiyoruz dedi. Gidince görürsün dedim. Evlenme dairesine gelinceye kadar nereye ve ne için gittiğini bilmedi. Evlendirme memuru bizi evlendirdikten sonra şahitlerime mükellef bir ziyafet çektik. Bu ziyafet, Cağaloğlu’ndaki meşhur Bozacı Sinan'dan içilen nefis boza-larla verildi. Doğrusu tam bir Oğuz şöleni idi. Fark şurada idi ki ziya-fetten sonra kap kaçak yağması yapılmıyordu. Şubata rağmen hava oldukça güzel olduğundan tanıklar, bizi evimizin kapısına kadar getir-mek nezaketinde bulundular ve bahtiyarlık dileyerek ayrıldılar.

Ertesi 28 Şubat 1936 Cuma günü Üçüncü Ceza Mahkemesine gittik. Pek kalabalık bir dinleyici yığını vardı. Hâkim sordu: - "Hükümeti tah-kir etmişin. Ne dersin?"

O zaman henüz hukuk bilgini olmamıştım. Hâkimin böyle misli geç-mişli konuşması tuhafıma gidiyordu. Cevap verdim:

- "Broşür meydanda... Hükümeti değil, hükümetin karşısına çıkan bir köpeği tahkir ettim."

Cevap galiba biraz fazla dolgun kaçmış ve hâkim, işittiklerine inana-mamıştı:

"Efendim?" diye sordu. Ben de cevabımı bîte-kellüf, Oğuzâne tekrar-ladım:

"Hükümeti değil, hükümetin karşısına çıkan bir köpeği tahkir ettim."

Artık işin anlaşılmadık tarafı kalmamıştı. Hâkim, sözlerimi zapta ge-çirdi. Yalnız, benimle birlikte kendisi de suç işlememek için "köpek" kelimesini çıkararak "hükümetin karşısına çıkan bir şahsı tahkir ettim" şeklinde yazdırdı. Arkasından gençliği suçlara kışkırtmak maddesi gel-di. Şu Saraçoğlu da doğrusu yaman röntgenci imiş. Gönlümden ge-çenleri, ters tarafından da olsa anlıyordu. Hiç şüphesiz, aklımdan geç-meyen bir suçu kabullenecek değildim. Şiddetle reddettim. İlk oturum bitti.

Salondan çıktıktan sonra birkaç gazeteci beni kuşattı. Bir tanesi zamanın ruh durumunu gösteren bir soru sordu: "Siz Nazım Hikmet'e mi köpek dediniz?" "Evet!" Nasıl olur? O, bir şair!." Cevabım gayet ke-sindi: "Fakat komünist..."

Gazeteciler her halde anlayışlı idiler. Çekilip gittiler.

13 Mart 1936 Cuma günkü oturumda; savcı, iddiasını okuyarak be-raatımı istedi. Hâkim ne diyeceğimi sordu:

- "Beni mahkûm ederseniz, bu memleket çocuklarının millî dâvaları savunmak hususundaki şevkini kırarsınız" dedim. Karar verilmek üze-re duruşma dört gün sonraya bırakıldı.

17 Mart 1936 Salı günü, üç kişilik mahkeme heyetinin iki üyesinden bi-ri oldukça uzun olan kararı okudu. Hâkimler ifademi kaba bulmakla beraber vatanperver duygularla yazıldığını kabul ediyor ve suç unsuru bulunmadığı için de ittifakla beraatıma karar veriyordu. İşin ilgi çeken bir tarafı da duruşmadan ve karardan sonra hâkimlerin bir vasıta ile benden birer broşür istemeleriydi. Gönülden istediğim halde onların bu arzusunu yerine getiremedim. Çünkü broşürlerin hepsi satılmıştı.

Komünizmle ilk çarpışmam böyle bitti. Bunun en acıklı tarafı; tefer-ruatı, mugalâtayı falan bir yana bırakırsak, bir komüniste saldıran At-sızın karşısına o komünistin veya başka komünistlerin değil de o zamanki Cumhuriyet Hükümetinin, onun Adliye Vekili Saraçoğlu Şük-rü’nün ve tabiî perdenin biraz daha arkasından da Saraçoğlu'ya emir ve ilham veren o idi. işte İsmet Paşa, siyaseti böyle anlıyordu:

Zehî pâşâ vü mâşâ vü temaşa...

Ve hâşâ sümme hâşâ sümme hâşâ!

Devamı