|
Şube
müdürü Edip Yavuz nazik, kültürlü ve milliyetçi bir adamdı.
Polislerinden şikâyet ettiğimiz zaman güldü. İhtiyar bir
İngiliz’in adre-sini tespit için gönderdiği iki memurun, zavallı
İngiliz’i yaka paça bi-rinci şubeye getirdiklerim anlattıktan
sonra: "Polis aklı!" dedi. Tevkifi-min sebebim Edip Yavuz da
bilmiyor, benimle gayet açık ve samimi bir şekilde konuşuyordu.
Ben şube müdürünün odasında iken sık sık komiserler falan
geliyor, açık veya gizli konuşarak çıkıyordu. Komiser Sedat’la
Parmaksız Hamdi'yi de ilkönce burada gördüm. Bir aralık ko-miser
muavini İrfan da girdi ve şube müdürü tarafından itibarlı tutul-duğumu
gördüğü için olacak, beni batırmak üzere açtığı sorgudan bir
daha ses çıkmadı. İtibar kürkünü giymiştim ya, "Ye kürküm ye!"
diye-bilirdim. Biraz sonra şube müdürünün kılavuzluğu ile bir
aşağıdaki kattaki Emniyet Müdürlüğü odasına girdik. Emniyet
Müdürü Mahmut Muzaffer Akalın da ciddi, terbiyeli ve cin gibi
bir adamdı. Bende bir şok tesiri yapmak için mazimi kısa ve
keskin hatlarla saydı, ilk evlenmem-den de bahsetti. Halk
Partisi benim bu ilk evlenmem ve ayrılmamla çok ilgileniyordu.
Nitekim 1944 olaylarında da bu sakız çiğnendi. Aca-ba Halk
Partisinin varlığı mı tehlikeye girmişti? Yoksa memlekette metin
bir aile ahlâkının taraflısı olan bu parti, çocuklara kötü örnek
olmasın diye mi bir öğretmenin boşanmasını doğru bulmuyordu? Ben
Medenî kanunun bana verdiği haklar ve yetkiler içinde, hususî
hayatı-mı ilgilendiren bir iş yapmıştım o kadar. Ben de onların
boşanma ve yeniden evlenmeleri hakkında dosya tutsam acaba
Türkiye’de bir kâğıt buhranı olmaz mıydı? Ya, 1944
mağdurlarından arkadaşımız Nu-rullah Banman gibi dört defa
evlensem ne olacaktı? Her halde bir felâ-ket olacaktı. Bu mesele
yüzünden belki de devletin dış siyaseti ile uğraşmaya vakti
kalmayacak ve on yılda on beş milyon er yarat-maya, yurdu çelik
ağlarla örneğe imkân bulunmayacaktı.
Sözü uzatmayalım; benden alman mektuplar hakkında izahat vermek
üzere yarın tekrar birinci şubeye uğramak kaydıyla o gece
serbest bı-rakıldım.
Mektuplar hakkındaki sorularla savaları üç gün sürdü. Zabıt
tutuluyor, arada millî-vatanî kısa tartışmalar oluyordu. Edirne
ile münasebeti-min ısrarlı bir şekilde sorulmasına mânâ
veremiyordum. Bu üç günlük sorgunun büyük bir kısmında Muzaffer
Akalın da bulundu. İş bitti. Aradan aylar geçti. Cihanın
gürültüleri arasında başımdan böyle bir vaka geçtiğini unuttum
bile....
Bir akşam, Boğaziçi Lisesinde M dersimi bitirip aslında bir
saray olan okulun kapısından çıktığım zaman beni bekleyen bir
yedek subayla karşılaştım. Selâmlaştık. Manâlı bir şekilde
yüzüme bakarak: "Tevkif olundunuzdu, değil mi?" diye sordu.
Beynimde bir yer aydınlanmağa başladı. Yedek subayın
anlattıkları karanlık bir yer bırakmadı. Hâdise şu idi:
Aslında bir ilkokul öğretmeni olan bu yedek subayla iki defa
konuş-muştum. Atsız Mecmua ve Orhun dergileri dolayısıyla beni
tanıyordu. İkinci konuşmamız Beyazıt camiinin yanındaki meşhur
Küllük akade-misinde olmuş ve yanımızda öğretmenin nişanlısı da
bulunmuştu. Bundan sonrasını şöyle anlattı: Edirne’de
evlenmişler... Fakat kadın soysuz çıkmış ve kocasına ihanet
ederken suçüstü yakalanmış... An-laşılan, kadın soysuz olduğu
kadar da şirretin birisi imiş... Kocasını he-men polise haber
vermiş; "Atatürk öldüğü zaman hükümet darbesi yapacaktı!"
demiş.... "Kiminle?" diye sormuşlar. "Atsızla" cevabını
vermiş...
İşte Atsız oldu mu derinleştirmeğe lüzum yoktu tabiî. Yapar mı
ya-par... Derhal öğretmeni tevkif ederler. Zavallı dert
anlatmağa çalışır:
- Yahu! Bu kadının sözüne inanılır mı? İnsan durur durur da bu
ihbarı tam suçüstü yakalandığı zaman mı yapar? Atatürk öldüğü
zaman ya-pılacak hükümet darbesi iki yıl sonra mı yapılır?
Hükümet devirmek için bir Atsız'la bir ben yeter miyiz?" |