TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

9

Şube müdürü Edip Yavuz nazik, kültürlü ve milliyetçi bir adamdı. Polislerinden şikâyet ettiğimiz zaman güldü. İhtiyar bir İngiliz’in adre-sini tespit için gönderdiği iki memurun, zavallı İngiliz’i yaka paça bi-rinci şubeye getirdiklerim anlattıktan sonra: "Polis aklı!" dedi. Tevkifi-min sebebim Edip Yavuz da bilmiyor, benimle gayet açık ve samimi bir şekilde konuşuyordu. Ben şube müdürünün odasında iken sık sık komiserler falan geliyor, açık veya gizli konuşarak çıkıyordu. Komiser Sedat’la Parmaksız Hamdi'yi de ilkönce burada gördüm. Bir aralık ko-miser muavini İrfan da girdi ve şube müdürü tarafından itibarlı tutul-duğumu gördüğü için olacak, beni batırmak üzere açtığı sorgudan bir daha ses çıkmadı. İtibar kürkünü giymiştim ya, "Ye kürküm ye!" diye-bilirdim. Biraz sonra şube müdürünün kılavuzluğu ile bir aşağıdaki kattaki Emniyet Müdürlüğü odasına girdik. Emniyet Müdürü Mahmut Muzaffer Akalın da ciddi, terbiyeli ve cin gibi bir adamdı. Bende bir şok tesiri yapmak için mazimi kısa ve keskin hatlarla saydı, ilk evlenmem-den de bahsetti. Halk Partisi benim bu ilk evlenmem ve ayrılmamla çok ilgileniyordu. Nitekim 1944 olaylarında da bu sakız çiğnendi. Aca-ba Halk Partisinin varlığı mı tehlikeye girmişti? Yoksa memlekette metin bir aile ahlâkının taraflısı olan bu parti, çocuklara kötü örnek olmasın diye mi bir öğretmenin boşanmasını doğru bulmuyordu? Ben Medenî kanunun bana verdiği haklar ve yetkiler içinde, hususî hayatı-mı ilgilendiren bir iş yapmıştım o kadar. Ben de onların boşanma ve yeniden evlenmeleri hakkında dosya tutsam acaba Türkiye’de bir kâğıt buhranı olmaz mıydı? Ya, 1944 mağdurlarından arkadaşımız Nu-rullah Banman gibi dört defa evlensem ne olacaktı? Her halde bir felâ-ket olacaktı. Bu mesele yüzünden belki de devletin dış siyaseti ile uğraşmaya vakti kalmayacak ve on yılda on beş milyon er yarat-maya, yurdu çelik ağlarla örneğe imkân bulunmayacaktı.

Sözü uzatmayalım; benden alman mektuplar hakkında izahat vermek üzere yarın tekrar birinci şubeye uğramak kaydıyla o gece serbest bı-rakıldım.

Mektuplar hakkındaki sorularla savaları üç gün sürdü. Zabıt tutuluyor, arada millî-vatanî kısa tartışmalar oluyordu. Edirne ile münasebeti-min ısrarlı bir şekilde sorulmasına mânâ veremiyordum. Bu üç günlük sorgunun büyük bir kısmında Muzaffer Akalın da bulundu. İş bitti. Aradan aylar geçti. Cihanın gürültüleri arasında başımdan böyle bir vaka geçtiğini unuttum bile....

Bir akşam, Boğaziçi Lisesinde M dersimi bitirip aslında bir saray olan okulun kapısından çıktığım zaman beni bekleyen bir yedek subayla karşılaştım. Selâmlaştık. Manâlı bir şekilde yüzüme bakarak: "Tevkif olundunuzdu, değil mi?" diye sordu. Beynimde bir yer aydınlanmağa başladı. Yedek subayın anlattıkları karanlık bir yer bırakmadı. Hâdise şu idi:

Aslında bir ilkokul öğretmeni olan bu yedek subayla iki defa konuş-muştum. Atsız Mecmua ve Orhun dergileri dolayısıyla beni tanıyordu. İkinci konuşmamız Beyazıt camiinin yanındaki meşhur Küllük akade-misinde olmuş ve yanımızda öğretmenin nişanlısı da bulunmuştu. Bundan sonrasını şöyle anlattı: Edirne’de evlenmişler... Fakat kadın soysuz çıkmış ve kocasına ihanet ederken suçüstü yakalanmış... An-laşılan, kadın soysuz olduğu kadar da şirretin birisi imiş... Kocasını he-men polise haber vermiş; "Atatürk öldüğü zaman hükümet darbesi yapacaktı!" demiş.... "Kiminle?" diye sormuşlar. "Atsızla" cevabını vermiş...

İşte Atsız oldu mu derinleştirmeğe lüzum yoktu tabiî. Yapar mı ya-par... Derhal öğretmeni tevkif ederler. Zavallı dert anlatmağa çalışır:

- Yahu! Bu kadının sözüne inanılır mı? İnsan durur durur da bu ihbarı tam suçüstü yakalandığı zaman mı yapar? Atatürk öldüğü zaman ya-pılacak hükümet darbesi iki yıl sonra mı yapılır? Hükümet devirmek için bir Atsız'la bir ben yeter miyiz?"

Devamı