|
27 Haziran 1940'ta Romanya 'ya ültimatom
vererek 24 saat içinde Besarabya ve Kuzey Bukovina'nın
kendilerine teslimini istediler. Romanya o zaman 19 milyonluk
zengin bir devletti. Fakat Finler’in millî ruhuna malik
olmadıkları için bu teklifi kabul ederek o koca vilâ-yetleri
tüfek patlatmadan Moskof’a verdiler.
Ruslar Avrupa'daki ilk hedeflerine
ulaşmışlardı. Bundan sonrasını Batı-lıların kendi aralarında
boğuşarak yorulmalarına bırakıyorlardı. Fransa iskambil kâğıdı
gibi devrilmiş, ciddî bir çarpışma yapmadan saf dışı ol-muştu. O
halde uzun sürecek olan Alman-İngiliz savaşını bekleyerek bu
cephede pusuya yatmaktan başka yapacak iş yoktu.
Ruslar kendi bakımlarından çok haklı olan bu
düşünceyle gözlerini Türkiye’ye çevirdiler. Türkiye o zaman 17
milyon nüfuslu, yoksul ve geri bir devletti. Yolları çok az,
istihsali az, halkının ancak yüzde yir-misi okuyup yazan bu
devletin ordusu da silâh bakımından çok geri idi. Pek az tankı,
iki üç yüz uçağı vardı. Nakliyesini at, katır ve deve-lerle
yapıyordu. Klâsik usulde bir piyade ordusu idi. Topçusu bile
yeter derecede değildi. Hele gaz hücumlarına karşı korunma
tedbiri yok gibi idi. Bütün memlekette de, Çankaya'da İsmet
İnönü ve maiyeti için yapılmış olan sığınaktan başka sığınak
yoktu. Bu ordunun güveneceği tek nesne vardı: Millî inanç henüz
ayakta idi.
Fakat Ruslar, memleketi bütün varı yoğu ile
biliyorlardı.Köy enstitüleri yavaş yavaş komünist yuvası haline
geliyor, komünist propagandası müthiş bir hızla çalışıyordu.
Ruslar tarihî isteklerine kavuşmak için tarihî fırsatın gelip
çattığına inanıyorlardı. Bu geri ve yoksul Türkiye'ye hiç bir
yerden yardım gelemezdi. Hızlı bir askeri yürüyüşle Türkiye'yi
işgal edeceklerini sanıyorlardı. Bu sebeple Kafkasya'ya kuvvet
yığ-maya başladılar.
Yeni Cihan savaşı dolayısıyla Türkiye dahi
kısmî seferberlik yapmıştı. Yavaş yavaş sınırlara asker
topluyordu.Fakat Türkiye, ordusunun bü-yük parçasını Trakya ve
Boğaz bölgesi için ayırmaya mecbur olduğun-dan, Ruslar’a karşı
Kafkas cephesinde istediği gibi yığınak yapamaya-caktı.
Bu sırada Türkiye'yi ilgilendiren yeni bir
şey oldu: 28 Ekim 1940'ta İtalyan-Yunan savaşı başladı. O zaman
Halk Partisinin büyük mari-fetlerinden olan bir Balkan paktı
sözde yürürlükte idi. Türkiye- Roman-ya- Yugoslavya -Yunanistan
arasındaki bu ittifak hiç şüphesiz Bulga-ristan'a karşı değildi.
İtalya, Yunanistan'a saldırınca, Yunanistan'ın müttefikleri olan
Türkiye ve Yugoslavya'nın ona yardım etmesi gere-kirdi. Romanya
toprağının bir kısmını Rusya’ya kaptırmış olması ve
Yunanistan'la sınırdaş bulunmaması dolayısıyla mazur görülse
bile komşu müttefik olan Türkiye ve Yugoslavya'nın yardıma
koşması za-ruri idi.
İsmet Paşa burada, doğrusu Reha Oğuz
Türkkan'ı kıskandıracak bir kurnazlık yaptı: Belgrat'taki Türk
elçisi vasıtasıyla, o zamanki Yugos-lavya Devlet Başkanı olan
Naib Prens Pol'a başvurarak ortaklaşa İtal-ya'ya harp açmamızı
teklif etti. Prens Pol şu cevabı verdi: - "Sizi bil-mem. Ama biz
küçük bir devletiz. Ben küçük donanmamızı hava hü-cumlarından
saklayacak yer bulamıyorum. Bu şartlar içinde İtalya ile harp
edemem."
İsmet Paşa’nın beklediği de bu cevaptı ve
Naib Prensin böyle bir ce-vap vereceğini biliyordu. Bu cevabı
alınca Yunanlılara: "Görüyorsunuz ya! Ben ittifak gereğince
yardımınıza |