|
14. Bölüm
TÜRKIYE'NİN SAVAŞA GİRMESİ İHTİMALLERİ
Almanlar yıldırım hızı ile Yunanistan ve
Yugoslavya'yı işgal edince Türkiye'nin de savaşa katılacağına
dair söylentiler başladı. Tabiî mahalle kahvesi söylentilerinden
değil, mantık temellerine, olayların gelişmesine dayanan
söylentilerden bahsediyorum.
Savaşı muhakkak gibi gösteren bir delil de
şuydu: Her yıl Haziran’da tatile giren okullar o yıl hükümetin
emriyle Nisan’da tatil yapıyorlardı. Ben o zaman özel Boğaziçi
Lisesi’nde edebiyat öğretmeni idim. Lise-nin Selanik dönmesi
öğretmenlerinden biri büyük bir korku ve heye-canla bana: "Bu
erken tatil çok fena... Harp muhakkak..." demişti. Bu sayın
dönme aynı zamanda gazeteci idi ve haber alma servisinin çok
kuvvetli olduğunu bir olayla biliyordum. Çünkü ortada fol yok,
yu-murta yokken şekerin pahalanacağını söylemiş, stok yapmamızı
teklif etmişti. Biz buna aldırmamıştık ama lise idaresi büyük
bir stok yapa-rak şekerin ateş pahası olduğu günlerde
öğrencisine, öğretmenine nefis balkabağı tatlıları ikramında
kusur etmemişti. Bu sefer aynı zat harp olacak dediği zaman
sözlerine aldırış etmemek olamazdı. Kendi-sine haberin mevsuk
olup olmadığını sordum. Mevsuk olduğunu temin etti.
Evvelce de söylemiştim ya: O zaman ben
bağımsız bir devlettim ve Türkiye'nin müttefiki olarak savaşa
katılacaktım. İki müttefik arasında silâhların standart olması
için de silâhlarımı Türkiye'den alacaktım. Yalnız diğer
hazırlıklarımı kendime göre yapıyordum: Bir sırt çantası-na
sargıdan iğneye kadar her şeyimi doldurmuştum. Öyle ki, sefere
gitmem hiç bir telâşa lüzum kalmadan olacak ve aceleyle hiç bir
şey unutulmayacaktı. Bunlardan başka bir hazırlığım daha vardı:
Zevceme ve oğluma birer vasiyetname yazmış ve bunları Osmanlı
Bankasın-daki bir kasaya koymuştum.
Vasiyetname yazmamın sebebi şuydu: Almanlarla
Trakya’da yapıla-cak bir harbin pek kanlı ve kıyasıya olacağına
inanıyordum. Alman or-duları Kolonyayı 17, Fransa’yı 17,
Yugoslavya’yı 10, Yunanistan'ı 16 günde çökertmişti. Türkiye,
Trakya'ya yarım milyonluktan fazla bir or-du yığmıştı. Her
kilometreyi bir tümen koruyacaktı. Bu ordu, Alman-lar’a göre
silâh ve malzeme bakımından pek iptidaî olduğu için ne kor-kunç
kayıplara uğrayacağı muhakkaktı. Alman tank tümenleri ve hava
kuvvetlerinin görülmemiş saldırışları karşısında Türk ordusu
Boğazları geçip Anadolu’ya çekilemezdi. Sınırla İstanbul şehri
arasında görül-memiş boğuşmalar olacaktı. Belki Alman tankları
Boğazlara kadar so-kulacak, fakat sağ kalan Türk piyadeleri
Alman piyadesini geçirmemek için Çanakkale savaşlarını gölgede
bırakan çarpışmalar yapacaktı. Bu cümbüşte sağ kalmak büyük bir
talih, sağ kalmayı düşünmek çok bü-yük iyimserlik olurdu. Bu
sebeple vasiyetnameleri hazırlamıştım. Tabii bu vasiyetnameler,
apartman ve iş hanlarıyla çiftliklerin zevcemle oğlum ve mevcut
olmayan kedimle kanaryalarım arasında nasıl bö-lüştürüleceğine
dair değildi. Milyarder olsam bile, köpeğine servet bı-rakan
Amerikalı gibi gülünç ve budala olamazdım. Bu vasiyetler millî
ve siyasî öğütlerden ibaretti. Bu arada cumhuriyet çağı ileri
gelenleri hakkında da kanaatlerimi ihtiva ediyordu.
Ben hazırlıklarımı yapadurayım, Millî Şef
İsmet İnönü, Trakya'daki kuvvetlerin Çatalca hattına çekilmesini
emretti ve ordu, Meriç üze-rindeki köprüleri yıkarak hızla,
emredilen |