|
duyuruldu.
Kimya öğretmeni Abdülkadir İdil'in bunu nasıl
karşıladığını sorarsınız. Hiçbir şey demedi. Ben orada Trakya
sınırlarının savunmasını sağlar-ken Abdülkadir'in kimyevî
itirazlarını nasıl olsa dinlemezdim. O da bu-nu anlamış olmalı
ki anadan doğma bir muhalif ve muteriz olduğu halde bana bir
itirazda bulunmadı.
Bu hareketimi ve bu fikrimi, Balıkesir
Lisesi’nde öğretmen olan karde-şim Nejdet Sançar' a yazarak ona
da aynı metotla hareket etmesini tavsiye ettim.
Okuyucularımın bu noktaya dikkat etmesini
rica ederim. Memlekete bir faydası olsun diye böyle
davranmıştım. Düşüncem isabetsiz olabi-lirdi. Fakat bundan millî
bir kazanç doğmasa bile millî bir kayıp da do-ğamazdı. Ordunun
subay kadrosunu tamamlamak için askerî okulla-rda iki yılda üç
sınıf mezun edildiği bir çağda benim bu davranışım en az askerî
okullardaki metot olarak düşünülebilirdi. Fakat ileride de an-latacağım
gibi İsmet Paşa 19 Mayıs 1944 tarihli nutkunda benim bu
yaptığımı âdeta bir hainlik olarak vasıflandırdı. Zavallı ismet
İnönü...
Trakya'dan çekilen ordu, sonbaharda çadırdan
çıkıp dam altına girmek için tedbirler almağa başlamış, bu arada
bazı birlikler İstanbul’a, hat-tâ İstanbul’un Anadolu yakasına
kaydırılmıştı.
Sonbaharın serin, kapalı ve hüzünlü bir pazar
gününde; Maltepe’de, Feyzullah caddesindeki kâşanemizde
otururken birdenbire düzgün adımla yapılan bir askerî yürüyüşün
sesini duydum. İki katlı kâşanenin üst katında kitap
odasındaydım. Feyzullah caddesine bakan bu oda-dan görülen
manzara iç açıcı idi. Karşımızda, şimdiki asrî yapıların
dizildiği geniş alan, bir tarla idi. Uzaktaki Dragos tepesine
kadar hiç bir ev yoktu. Şimdi "Orhantepe" denilen ve Halk
Partisi ileri gelenlerinin evleriyle dolu bulunan bu tepenin
eteğindeki "Cevizli" istasyonu bizim kâşanenin üst katından
görülür, hattâ bazen trenin oradan kalktığını görerek evden
çıkar ve tren Maltepe'ye gelinceye kadar biz de Mal-tepe
istasyonuna yetişirdik.
O zaman Maltepe'nin sokakları, şimdiki gibi
asfalt değil, topraktı. Buna rağmen askerî yürüyüşün yankısını
bana ulaştıramazlık edemezdi. Ben de ölmeyecek olan bir ilgi ile
pencereye yaklaşarak baktım: Bir piyade bölüğü, tüfek asmış
olduğu halde düzgün adımla caddenin aşağısına yukarısına doğru
yürüyordu. Aşağısı derken caddenin küçük numaralı evlerini,
yukarısı derken de aksini kastediyorum. Bölüğün kılığı,
bermutat, yoksulca idi. Yoksul kılıklı ve duygusunu dışarı ver-meyen
yüzlü Türk askerlerinin muntazam yürüyüşünde anlatılmaz bir
hüzün vardır.
Yine bu hüznü duyarken bir şey dikkatime
çarptı: Son mangalardaki bir iki er yalınayak yürüyordu. Uzun
bir yürüyüş dolayısıyla belki pa-buçları vurmuştur da daha kolay
yürüyebilmek için çıkarmışlardır diye düşündüm. Bu düşünceyle
gözlerim teçhizatlarına takıldı: Herhalde bu vuran pabuçları bir
yerlerine asmış olacaklardı. Boşuna göz gezdir-dim. Böyle bir
şey yoktu. |