TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

94

duyuruldu.

Kimya öğretmeni Abdülkadir İdil'in bunu nasıl karşıladığını sorarsınız. Hiçbir şey demedi. Ben orada Trakya sınırlarının savunmasını sağlar-ken Abdülkadir'in kimyevî itirazlarını nasıl olsa dinlemezdim. O da bu-nu anlamış olmalı ki anadan doğma bir muhalif ve muteriz olduğu halde bana bir itirazda bulunmadı.

Bu hareketimi ve bu fikrimi, Balıkesir Lisesi’nde öğretmen olan karde-şim Nejdet Sançar' a yazarak ona da aynı metotla hareket etmesini tavsiye ettim.

Okuyucularımın bu noktaya dikkat etmesini rica ederim. Memlekete bir faydası olsun diye böyle davranmıştım. Düşüncem isabetsiz olabi-lirdi. Fakat bundan millî bir kazanç doğmasa bile millî bir kayıp da do-ğamazdı. Ordunun subay kadrosunu tamamlamak için askerî okulla-rda iki yılda üç sınıf mezun edildiği bir çağda benim bu davranışım en az askerî okullardaki metot olarak düşünülebilirdi. Fakat ileride de an-latacağım gibi İsmet Paşa 19 Mayıs 1944 tarihli nutkunda benim bu yaptığımı âdeta bir hainlik olarak vasıflandırdı. Zavallı ismet İnönü...

Trakya'dan çekilen ordu, sonbaharda çadırdan çıkıp dam altına girmek için tedbirler almağa başlamış, bu arada bazı birlikler İstanbul’a, hat-tâ İstanbul’un Anadolu yakasına kaydırılmıştı.

Sonbaharın serin, kapalı ve hüzünlü bir pazar gününde; Maltepe’de, Feyzullah caddesindeki kâşanemizde otururken birdenbire düzgün adımla yapılan bir askerî yürüyüşün sesini duydum. İki katlı kâşanenin üst katında kitap odasındaydım. Feyzullah caddesine bakan bu oda-dan görülen manzara iç açıcı idi. Karşımızda, şimdiki asrî yapıların dizildiği geniş alan, bir tarla idi. Uzaktaki Dragos tepesine kadar hiç bir ev yoktu. Şimdi "Orhantepe" denilen ve Halk Partisi ileri gelenlerinin evleriyle dolu bulunan bu tepenin eteğindeki "Cevizli" istasyonu bizim kâşanenin üst katından görülür, hattâ bazen trenin oradan kalktığını görerek evden çıkar ve tren Maltepe'ye gelinceye kadar biz de Mal-tepe istasyonuna yetişirdik.

O zaman Maltepe'nin sokakları, şimdiki gibi asfalt değil, topraktı. Buna rağmen askerî yürüyüşün yankısını bana ulaştıramazlık edemezdi. Ben de ölmeyecek olan bir ilgi ile pencereye yaklaşarak baktım: Bir piyade bölüğü, tüfek asmış olduğu halde düzgün adımla caddenin aşağısına yukarısına doğru yürüyordu. Aşağısı derken caddenin küçük numaralı evlerini, yukarısı derken de aksini kastediyorum. Bölüğün kılığı, bermutat, yoksulca idi. Yoksul kılıklı ve duygusunu dışarı ver-meyen yüzlü Türk askerlerinin muntazam yürüyüşünde anlatılmaz bir hüzün vardır.

Yine bu hüznü duyarken bir şey dikkatime çarptı: Son mangalardaki bir iki er yalınayak yürüyordu. Uzun bir yürüyüş dolayısıyla belki pa-buçları vurmuştur da daha kolay yürüyebilmek için çıkarmışlardır diye düşündüm. Bu düşünceyle gözlerim teçhizatlarına takıldı: Herhalde bu vuran pabuçları bir yerlerine asmış olacaklardı. Boşuna göz gezdir-dim. Böyle bir şey yoktu.

Devamı