TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

98

15. Bölüm

TÜRKLER VE DEVŞİRMELER

Halk Partisinin, istibdat ve diktatörlük tarafından doğurulmuş ve yoğ-rulmuş acayip bir karma olduğu malûmdur. Devletimiz "Osmanlı" adı yerine "Türk" adı bu parti tarafından getirilmiş olduğu halde bu parti su katılmamış bir Türk partisi olmadığı gibi zihniyet ve ülkü bakımın-dan da Babil kulesinden farksızdı.

Partinin en yüksek kademelerine, bakanlıklara, başbakanlıklara ge-çenler arasında Türk soyundan olmayanlar göze batacak kadar çoktu. Bunların, kendi soydaşlarını kayırmaları gözden kaçmıyor, Türk gö-züktükleri halde Türkçülüğe ve hele Türk ırkçılığına düşmanlık gütme-leri şiddetle dikkati çekiyordu.

Sosyal kanaatler bakımından da böyle idi: Softalarla dinsizler, muha-fazakârlarla sosyalist temayüllüler, milliyetçilerle komünistler Halk Partisi kazanında yan yana kaynıyorlardı. Bunları birleştiren iki nesne idi: Menfaat ve korku...

Halk Partisi, içine alacağı adamların mazisini, ırkını, ahlâkını, siyasî düşüncesini hiç dikkate almıyor, yalnız şefe bağlılık istiyor, bu bağlılı-ğın da gerçek olup olmadığını araştırmağa lüzum görmüyordu. Bir şahsın: "Yaşasın Ebedî Şef yahut "Yaşasın Millî Şef demesi makbul ol-ması için yetiyordu. Bulgaristan’a kaçarken öldürülen Sabahattin Ali, Atatürk ve İnönü'ye söven bir manzumesi dolayısıyla hapse mahkûm olduğu halde sonradan kendisine devlet kadrosunda iş verilmişti. Çünkü o, "Varlık" dergisinde, ulu Gazi’ye gönül verdiğinden bahseden bir tekerleme yazmış, zamanın Maarif Vekili Hikmet Bayur’ da bunu bir sadakat ispatı sayarak bir vatan hainine öğretmenlik gibi bir vazife vermekten çekinmemişti.

İkinci Cihan Savaşının heyecanları ve gittikçe artan hayat pahalılığının kaygıları arasında yalnız küçük bir zümre, yani millî şuur mümessili olan Türkçüler, vatanı yok etmek isteyenlerin sinsi hareketlerini göre-biliyor ve ellerindeki bütün imkânlarla bunu millete, hükümete, yuka-rıya duyurmağa çalışıyordu.

Hükümet tam mânasıyla kozmopolitken ve "Türk" kelimesini aşağı yukarı "Hitit" anlamında kullanırken, yüksek mevki sahipleri arasında yalnız bir tek kişi, merhum Mareşal Fevzi Çakmak, Türk ırkçılığı yapı-yordu. Onun zamanında bütün askerî okullara alınan öğrencilerin Türk ırkından olması, nizamnamelerle şart koşulmuştu. Ders yıllarının ba-şında, askerî okulların öğrenci almak için gazetelere verdiği ilânlarda bu ırk şartı herkes tarafından okunurdu. Irka o kadar ehemmiyet ve-rilirdi ki Türkiye’nin bazı malûm bölgeleri halkından olan çocuklar askerî okula asla alınmazdı. Hattâ okula girmesinden uzun bir zaman sonra, annesi Ermeni dönmesi olduğu için çıkarılan bir çocuk, Yüce Ülkü Lisesi’nde benim talebem olmuştu. Hiç şüphesiz Balkan, Birinci Cihan ve İstiklâl savaşlarının verdiği acı dersleri unutamayan Mareşal Çakmak bu sert, fakat çok yerinde kararı ile vatanın emniyetini sakla-mak, güç durumlarda başımıza gelmiş olan ihanetlerin de tekrarlan-masını önlemek istiyordu. Onun bu isabetli kararı askerî okullar dışın-da da yavaş yavaş tatbik olunmağa başlamıştı. Meselâ Zonguldak’taki orta dereceli Maden Mektebi ile Hemşire Okulu da Türk ırkından öğ-renci seçmeğe başlamışlardı. Bu sebeple Türkçülerin, Mareşal Fevzi Çakmak'a karşı sevgi ve saygıları vardı.

Ordu Türkçü idi. Yani hem ırkçı, hem Turancıydı. Gerçi şatafatlı bir ülkücülük yapılmıyor, fakat fikrî ve manevî hazırlık tamamlanıyordu. Memlekette gözükmeyen, fakat kendisini şiddetle duyuran bir Türkçü-lük esiyordu. Mazide tarihî hakikat olan şeylerin âtide de tarihî hakikat olabileceği düşüncesi beyinlere girmiş, gönüllere yerleşmişti. Komü-nizmin bütün faaliyetine ve tahribatına rağmen Türkçülük öyle bir baskı yapıyordu ki nihayet bu baskının tesiriyle Başbakan Şükrü Sa-raçoğlu 5 Ağustos 1942 günü, Millet Meclisindeki bir söylevinde aynen şöyle demişti: "Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bi-zim için Türkçülük bir kan meselesi

Devamı