|
15. Bölüm
TÜRKLER VE DEVŞİRMELER
Halk Partisinin, istibdat ve diktatörlük
tarafından doğurulmuş ve yoğ-rulmuş acayip bir karma olduğu
malûmdur. Devletimiz "Osmanlı" adı yerine "Türk" adı bu parti
tarafından getirilmiş olduğu halde bu parti su katılmamış bir
Türk partisi olmadığı gibi zihniyet ve ülkü bakımın-dan da Babil
kulesinden farksızdı.
Partinin en yüksek kademelerine,
bakanlıklara, başbakanlıklara ge-çenler arasında Türk soyundan
olmayanlar göze batacak kadar çoktu. Bunların, kendi
soydaşlarını kayırmaları gözden kaçmıyor, Türk gö-züktükleri
halde Türkçülüğe ve hele Türk ırkçılığına düşmanlık gütme-leri
şiddetle dikkati çekiyordu.
Sosyal kanaatler bakımından da böyle idi:
Softalarla dinsizler, muha-fazakârlarla sosyalist temayüllüler,
milliyetçilerle komünistler Halk Partisi kazanında yan yana
kaynıyorlardı. Bunları birleştiren iki nesne idi: Menfaat ve
korku...
Halk Partisi, içine alacağı adamların
mazisini, ırkını, ahlâkını, siyasî düşüncesini hiç dikkate
almıyor, yalnız şefe bağlılık istiyor, bu bağlılı-ğın da gerçek
olup olmadığını araştırmağa lüzum görmüyordu. Bir şahsın:
"Yaşasın Ebedî Şef yahut "Yaşasın Millî Şef demesi makbul ol-ması
için yetiyordu. Bulgaristan’a kaçarken öldürülen Sabahattin Ali,
Atatürk ve İnönü'ye söven bir manzumesi dolayısıyla hapse mahkûm
olduğu halde sonradan kendisine devlet kadrosunda iş verilmişti.
Çünkü o, "Varlık" dergisinde, ulu Gazi’ye gönül verdiğinden
bahseden bir tekerleme yazmış, zamanın Maarif Vekili Hikmet
Bayur’ da bunu bir sadakat ispatı sayarak bir vatan hainine
öğretmenlik gibi bir vazife vermekten çekinmemişti.
İkinci Cihan Savaşının heyecanları ve
gittikçe artan hayat pahalılığının kaygıları arasında yalnız
küçük bir zümre, yani millî şuur mümessili olan Türkçüler,
vatanı yok etmek isteyenlerin sinsi hareketlerini göre-biliyor
ve ellerindeki bütün imkânlarla bunu millete, hükümete, yuka-rıya
duyurmağa çalışıyordu.
Hükümet tam mânasıyla kozmopolitken ve "Türk"
kelimesini aşağı yukarı "Hitit" anlamında kullanırken, yüksek
mevki sahipleri arasında yalnız bir tek kişi, merhum Mareşal
Fevzi Çakmak, Türk ırkçılığı yapı-yordu. Onun zamanında bütün
askerî okullara alınan öğrencilerin Türk ırkından olması,
nizamnamelerle şart koşulmuştu. Ders yıllarının ba-şında, askerî
okulların öğrenci almak için gazetelere verdiği ilânlarda bu ırk
şartı herkes tarafından okunurdu. Irka o kadar ehemmiyet ve-rilirdi
ki Türkiye’nin bazı malûm bölgeleri halkından olan çocuklar
askerî okula asla alınmazdı. Hattâ okula girmesinden uzun bir
zaman sonra, annesi Ermeni dönmesi olduğu için çıkarılan bir
çocuk, Yüce Ülkü Lisesi’nde benim talebem olmuştu. Hiç şüphesiz
Balkan, Birinci Cihan ve İstiklâl savaşlarının verdiği acı
dersleri unutamayan Mareşal Çakmak bu sert, fakat çok yerinde
kararı ile vatanın emniyetini sakla-mak, güç durumlarda başımıza
gelmiş olan ihanetlerin de tekrarlan-masını önlemek istiyordu.
Onun bu isabetli kararı askerî okullar dışın-da da yavaş yavaş
tatbik olunmağa başlamıştı. Meselâ Zonguldak’taki orta dereceli
Maden Mektebi ile Hemşire Okulu da Türk ırkından öğ-renci
seçmeğe başlamışlardı. Bu sebeple Türkçülerin, Mareşal Fevzi
Çakmak'a karşı sevgi ve saygıları vardı.
Ordu Türkçü idi. Yani hem ırkçı, hem
Turancıydı. Gerçi şatafatlı bir ülkücülük yapılmıyor, fakat
fikrî ve manevî hazırlık tamamlanıyordu. Memlekette gözükmeyen,
fakat kendisini şiddetle duyuran bir Türkçü-lük esiyordu. Mazide
tarihî hakikat olan şeylerin âtide de tarihî hakikat olabileceği
düşüncesi beyinlere girmiş, gönüllere yerleşmişti. Komü-nizmin
bütün faaliyetine ve tahribatına rağmen Türkçülük öyle bir baskı
yapıyordu ki nihayet bu baskının tesiriyle Başbakan Şükrü Sa-raçoğlu
5 Ağustos 1942 günü, Millet Meclisindeki bir söylevinde aynen
şöyle demişti: "Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü
kalacağız. Bi-zim için Türkçülük bir kan meselesi |