|
olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür
meselesidir."
Bu parlak cümlelerde İsmet Paşa’nın bir
telkini olacağını umuyorum. Çünkü ırka değer verdiği nispette
"vicdan ve kültür" diyerek Türk ır-kından olmayanları da bu
topluluğa kabul etmek, yani hemen nalına, hem mıhına gitmek ona
yaraşırdı. Bundan başka, bu sözleri Saraçoğlu gönlünden ve
vicdanından koparak söyleseydi, 1944'te Türkçüler aleyhindeki
fırtına koptuğu zaman bir ölü sessizliği ile susmaz, hiç ol-mazsa
sıhhî sebepler dolayısıyla istifa ederdi. Tabiî, vicdanlı bir
adam idiyse...
Bunu böylece belirttikten sonra Saracoğlu’nun
parlak cümlelerindeki bir yanlışı da düzeltmek yerinde olur.
Şöyle ki: Kan meselesi veya kül-tür meselesi olan nesne
Türkçülük değil, Türklüktür. Saraçoğlu Türkçe-’yi bilseydi,
yahut bu söylevini daha önce bana düzelttirseydi, yukarı-daki
ibare ya: "Bizim için Türklük bir kan meselesi olduğu kadar ve
lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir" şeklini alır,
yahut da, mutlaka "Türkçülük" kelimesini araya katmak istiyorsa:
"Bizim için Türkçülük prensibi bir kan meselesi olduğu kadar ve
lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir" kılığını
alırdı.
Yine sırası gelmişken arz edeyim ki
Saraçoğlu'nun parlak cümleleri bilimsel bakımından yanlış
olmakla beraber biz Türkçüler bundan çok hoşlanmıştık.İlk defa
bir Başbakanın milliyette kan meselesinden bahsetmesi Türklük
aleyhinde kırk türlü gösterinin beyinleri bulandır-dığı bir
çağda, gönüllere ferahlık verecek bir belirtiydi. Gerçi ben, Sa-racoğlu’nun
Adalet Bakanı olduğu günlerde, Nâzım Hikmetof aleyhin-de
yazdığım broşür dolayısıyla beni mahkemeye verdirdiğini unutma-mıştım.
Fakat siyaset adamları için, bizim memlekette, fırıldak gibi
dön-mek, yani fikir değiştirmek olağan nesne olduğundan, geçici
de olsa şu şimdiki demeçten sevinç duymamağa imkân yoktu.
İnsanlar o kadar çabuk fikir değiştiriyor ve
zıt fikirleri öyle bir ustalıkla savunuyorlardı ki, şaşmamak
kabil değildi. Hattâ bir gün bu konu üze-rinde konuşulurken o
zaman henüz doçent olan bir devşirme profesör, kendisi de sık
fikir değiştirdiği için, aynı fikirde sabit kalmanın imkânı
olmadığını, değişmenin yaşama belirtisi olduğunu, aynı halde
ancak ölülerin kalabileceğini ileri sürmüş ve "Hayat tekâmülden
ibarettir" vecizesini söylemişti. Ben de şu cevabı vermiştim:
- "Tekâmül aynı çizgi üzerinde olur. Elma
çekirdeği tekâmül ederken elma ağacı olur. Fakat tekâmül eden
bir kabağın elma olduğu görül-memiştir. Kendi çerçevesini aşan
bir tekâmüle tekâmül değil, soysuz-laşma denir."
Zamanımızda, fikir alanında türlü
soysuzlaşmalara rastlıyoruz. Fakat bir defa soysuzlaşan artık
soysuz kalıyor, düzelmesi imkânı bulunmu-yor. Lâikliğin din
düşmanlığı, halkçılığın komünizm, asrîliğin milliyet
aleyhtarlığı olması gibi... Soysuzlaşanlarda bir de öyle hımârî
inat ha-sıl oluyor ki demiryolunun üzerinde bacaklarını gerip
duruyorlar ve karşıdan katar son hızla gelmekte olduğu halde
yerlerinden kımılda-mıyorlar. Köy enstitülerinin komünizm ve
ahlâksızlık yuvası haline geldiği, bunların birinde Türk
bayrağının lâğıma atıldığı,kendilerine söylendiği, gösterildiği,
ispat olunduğu halde hâlâ durup durup: "Köy enstitüleri niçin
kapatıldı?" diye soruyorlar. Köy enstitüleri yerine Öğ-retmen
Okulları açıldığı, bunların sayısının ötekilerden çok fazla
oldu-ğu, bu okullarda milliyetçi bir hava estiği, komünizmin
temizlendiği söylendiği halde bunları hiç işitmiyorlar. Yine
durup durup arsız ve ahmak çocukların tutturdukları bir şeyi
ikide bir tekrarlamaları gibi "Köy enstitüleri niçin kapatıldı?"
diyorlar. Böyle aydın kişilerle tartışma
yapılabilir mi? Bunlar ya maksatlı yahut maksatsız ahmaktır. Her
iki şıkta da bunlara ancak falaka atılır.
Başbakan Saraçoğlu'nun parlak cümleleri
söylemesinden sonra hiç şüphesiz Türkçülerin mânevi gücü
artmıştı. Binlerce yıldan beri devle-te bakan, devlet
başındakilerin kalıbını almağa alışmış bulunan mille-timizde
yukarı makamlarda bulunanların şu veya bu şekilde davranış-ları
sevinç veya üzüntü yaratır.
Biz de aynı duygu ile sevinçliydik.
Saraçoğlu'nun bu sözleri Türkçü dergilerde ve Türkçüler arasında
sık sık tekrarlanıyordu. Tabiî aramız-daki devşirmeler bundan
huylanıyorlar, sanki biz öyle bir şey iddia et-mişiz gibi "Kanda
şuur olur mu?" diyorlardı.
"Kan sembolik bir şeydir. Kanda şuur olmaz
ama kromozom ve gen-lerde atalarımızdan gelen irsiyetler bulunur
ve değişmeyen bu ırsi-yetler bizim ırkımızı yaratır. Kahramanlık
gibi manevî meziyetler bile ırkın kuvvetine dayandığı için yine
irsidir" diye cevap veriyorduk.
Dinleyen kim? Hemen şirretliğe başlıyorlardı:
"Yirminci göbek babanın Türk olduğunu ispat edebilir misin? Kan
ararsan aramızda kaç kişi Türk çıkar?" vesaire...
Bu adamlara kendiniz, babanız, dedeniz ve
hattâ dedenizin babası Türk olduktan sonra yirminci göbek atanın
Türk olmadığını ispatın ken-dilerine düştüğünü, ispat olunamayan
bir iddiayı kabul etmenin ilmî olmadığını söylemenin faydası
olmazdı. Her Türkün yukarıdaki dede-sinin gayr-i Türk olduğunu
hemen kabul ettikleri halde bunun Türk ola-bileceğini kabule
asla yanaşmazlardı. Sözün kısası bu devşirmeler ırk-çılığa
muarız değil, düşmandılar. Bizi yedi göbek saymayanı Türklüğe
kabul etmiyorlar diye gözden düşürmeye uğraşıyorlardı.
Kendisinde yabancı bir milliyet şuuru olmayanları kendimizden
saydığımızı dinle-mek istemiyorlardı. Hele, annesi gayr-ı Türk
olmağa hiç aldırmadığı-mızı, annesi Türk olmayan Yıldırım
Beyazıt’ı millî kahraman sayıp onunla övündüğümüzü bilmezlikten
geliyorlardı.Tabiîdir ki bizim açık sözlerimizi, bütün
tekrarlamalara rağmen anlamaktan âciz olan ah-maklarla uğraşacak
değildik. O kara kargaları güzelim sesleriyle öt-mekte serbest
bırakıyor, kendi işimize bakıyorduk. |