TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

99

olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir."

Bu parlak cümlelerde İsmet Paşa’nın bir telkini olacağını umuyorum. Çünkü ırka değer verdiği nispette "vicdan ve kültür" diyerek Türk ır-kından olmayanları da bu topluluğa kabul etmek, yani hemen nalına, hem mıhına gitmek ona yaraşırdı. Bundan başka, bu sözleri Saraçoğlu gönlünden ve vicdanından koparak söyleseydi, 1944'te Türkçüler aleyhindeki fırtına koptuğu zaman bir ölü sessizliği ile susmaz, hiç ol-mazsa sıhhî sebepler dolayısıyla istifa ederdi. Tabiî, vicdanlı bir adam idiyse...

Bunu böylece belirttikten sonra Saracoğlu’nun parlak cümlelerindeki bir yanlışı da düzeltmek yerinde olur. Şöyle ki: Kan meselesi veya kül-tür meselesi olan nesne Türkçülük değil, Türklüktür. Saraçoğlu Türkçe-’yi bilseydi, yahut bu söylevini daha önce bana düzelttirseydi, yukarı-daki ibare ya: "Bizim için Türklük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir" şeklini alır, yahut da, mutlaka "Türkçülük" kelimesini araya katmak istiyorsa: "Bizim için Türkçülük prensibi bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir" kılığını alırdı.

Yine sırası gelmişken arz edeyim ki Saraçoğlu'nun parlak cümleleri bilimsel bakımından yanlış olmakla beraber biz Türkçüler bundan çok hoşlanmıştık.İlk defa bir Başbakanın milliyette kan meselesinden bahsetmesi Türklük aleyhinde kırk türlü gösterinin beyinleri bulandır-dığı bir çağda, gönüllere ferahlık verecek bir belirtiydi. Gerçi ben, Sa-racoğlu’nun Adalet Bakanı olduğu günlerde, Nâzım Hikmetof aleyhin-de yazdığım broşür dolayısıyla beni mahkemeye verdirdiğini unutma-mıştım. Fakat siyaset adamları için, bizim memlekette, fırıldak gibi dön-mek, yani fikir değiştirmek olağan nesne olduğundan, geçici de olsa şu şimdiki demeçten sevinç duymamağa imkân yoktu.

İnsanlar o kadar çabuk fikir değiştiriyor ve zıt fikirleri öyle bir ustalıkla savunuyorlardı ki, şaşmamak kabil değildi. Hattâ bir gün bu konu üze-rinde konuşulurken o zaman henüz doçent olan bir devşirme profesör, kendisi de sık fikir değiştirdiği için, aynı fikirde sabit kalmanın imkânı olmadığını, değişmenin yaşama belirtisi olduğunu, aynı halde ancak ölülerin kalabileceğini ileri sürmüş ve "Hayat tekâmülden ibarettir" vecizesini söylemişti. Ben de şu cevabı vermiştim:

- "Tekâmül aynı çizgi üzerinde olur. Elma çekirdeği tekâmül ederken elma ağacı olur. Fakat tekâmül eden bir kabağın elma olduğu görül-memiştir. Kendi çerçevesini aşan bir tekâmüle tekâmül değil, soysuz-laşma denir."

Zamanımızda, fikir alanında türlü soysuzlaşmalara rastlıyoruz. Fakat bir defa soysuzlaşan artık soysuz kalıyor, düzelmesi imkânı bulunmu-yor. Lâikliğin din düşmanlığı, halkçılığın komünizm, asrîliğin milliyet aleyhtarlığı olması gibi... Soysuzlaşanlarda bir de öyle hımârî inat ha-sıl oluyor ki demiryolunun üzerinde bacaklarını gerip duruyorlar ve karşıdan katar son hızla gelmekte olduğu halde yerlerinden kımılda-mıyorlar. Köy enstitülerinin komünizm ve ahlâksızlık yuvası haline geldiği, bunların birinde Türk bayrağının lâğıma atıldığı,kendilerine söylendiği, gösterildiği, ispat olunduğu halde hâlâ durup durup: "Köy enstitüleri niçin kapatıldı?" diye soruyorlar. Köy enstitüleri yerine Öğ-retmen Okulları açıldığı, bunların sayısının ötekilerden çok fazla oldu-ğu, bu okullarda milliyetçi bir hava estiği, komünizmin temizlendiği söylendiği halde bunları hiç işitmiyorlar. Yine durup durup arsız ve ahmak çocukların tutturdukları bir şeyi ikide bir tekrarlamaları gibi "Köy enstitüleri niçin kapatıldı?" diyorlar.

Böyle aydın kişilerle tartışma yapılabilir mi? Bunlar ya maksatlı yahut maksatsız ahmaktır. Her iki şıkta da bunlara ancak falaka atılır.

Başbakan Saraçoğlu'nun parlak cümleleri söylemesinden sonra hiç şüphesiz Türkçülerin mânevi gücü artmıştı. Binlerce yıldan beri devle-te bakan, devlet başındakilerin kalıbını almağa alışmış bulunan mille-timizde yukarı makamlarda bulunanların şu veya bu şekilde davranış-ları sevinç veya üzüntü yaratır.

Biz de aynı duygu ile sevinçliydik. Saraçoğlu'nun bu sözleri Türkçü dergilerde ve Türkçüler arasında sık sık tekrarlanıyordu. Tabiî aramız-daki devşirmeler bundan huylanıyorlar, sanki biz öyle bir şey iddia et-mişiz gibi "Kanda şuur olur mu?" diyorlardı.

"Kan sembolik bir şeydir. Kanda şuur olmaz ama kromozom ve gen-lerde atalarımızdan gelen irsiyetler bulunur ve değişmeyen bu ırsi-yetler bizim ırkımızı yaratır. Kahramanlık gibi manevî meziyetler bile ırkın kuvvetine dayandığı için yine irsidir" diye cevap veriyorduk.

Dinleyen kim? Hemen şirretliğe başlıyorlardı: "Yirminci göbek babanın Türk olduğunu ispat edebilir misin? Kan ararsan aramızda kaç kişi Türk çıkar?" vesaire...

Bu adamlara kendiniz, babanız, dedeniz ve hattâ dedenizin babası Türk olduktan sonra yirminci göbek atanın Türk olmadığını ispatın ken-dilerine düştüğünü, ispat olunamayan bir iddiayı kabul etmenin ilmî olmadığını söylemenin faydası olmazdı. Her Türkün yukarıdaki dede-sinin gayr-i Türk olduğunu hemen kabul ettikleri halde bunun Türk ola-bileceğini kabule asla yanaşmazlardı. Sözün kısası bu devşirmeler ırk-çılığa muarız değil, düşmandılar. Bizi yedi göbek saymayanı Türklüğe kabul etmiyorlar diye gözden düşürmeye uğraşıyorlardı. Kendisinde yabancı bir milliyet şuuru olmayanları kendimizden saydığımızı dinle-mek istemiyorlardı. Hele, annesi gayr-ı Türk olmağa hiç aldırmadığı-mızı, annesi Türk olmayan Yıldırım Beyazıt’ı millî kahraman sayıp onunla övündüğümüzü bilmezlikten geliyorlardı.Tabiîdir ki bizim açık sözlerimizi, bütün tekrarlamalara rağmen anlamaktan âciz olan ah-maklarla uğraşacak değildik. O kara kargaları güzelim sesleriyle öt-mekte serbest bırakıyor, kendi işimize bakıyorduk.

Devamı