Türkiye Cumhuriyeti, aşağı yukarı 3000 yıllık
bir milletin 22 yüzyıldan beri aralıksız var olan devletinin
bugünkü adıdır.
Karanlık olan en eski çağları bırakırsak, tarihimiz,
Makedonyalı İskender'in milâttan önce 4. Yüzyılda,
Türkelleri'nin batısı demek olan Mavera ün-nehir'e saldırışı ve
yaptığı kırgınlar dolayısıyla daha doğuya çekilen atalarımızın
Kuzey Çin'de doğudan batıya doğru kurduğu devletlerle başlar.
Tanrıkut Mete (veya Motun) milâttan önce 209-174 arasında bu
devletleri birleştirerek Türk birliğini sağlar, yasaları ve
teşkilâtı ile Türk Milleti'ni yaratır. Ondan sonrası dışarıda
düşmanlara, içerde tabiata ve afetlere karşı savaşın
hikâyesidir. Bu arada iç kavgalar, boylar ve uruklar arasındaki
çekişmeler ve bu çekişmeler sonundaki hanedan değişiklikleri de
tabloyu tamamlar.
Tanrıkut'un Kunlar'ı dört asır sonra hâkimiyeti Siyenpi-Tabgaçlar'a
bırakıp anayurt tarih sahnesinden çekilir. Çoğu yeni hâkimlerin
adını alır. Kalanı, batıya doğru ilerleyip nihayet Atilla ile
Avrupa'yı allak bullak eder. Siyenpi-Tabgaçlar'ın yerine geçen
Aparlar'ı da Gök Türkler devirdikten sonra milletimizin adı
artık "Türk" olarak kesinleşip günümüze kadar gelir.
Devletin sınırları Mançurya'dan Hazar kuzeyine ve Urallar'ın
batısına kadar uzanmaktadır. Bazen batıda daha ileri gittiği,
bazen de devlete başkaldıran bir kısım Türkler’in resmî devleti
tanımayarak ayrı bir devlet halinde yaşadıkları görülür. Fakat
bunlar geçicidir ve vatanın büyüklüğünden doğmaktadır.
Bütün tarihimiz boyunca bir hanedan kanunumuzun bulunmayışı,
ölen kağandan sonra başa kimin geçeceğinin bir türlü tespit
edilemeyişi gibi millî bir kusur yüzünden doğan prenslerin taht
kavgaları nihayet, devletin, hanedanın ortak malı olduğu
prensibini doğurur. Böylelikle bazen büyük devlette birkaç
imparator birden hüküm sürmekte, fakat bir tanesi, ismen bile
olsa ötekilerinin büyüğü, metbuu tanınmaktadır. Bu
merkeziyetsizliğin hâkim olduğu Gök Türk, Karahanlı, Selçuklu ve
Çengizli çağlarında görürüz.
Aslında devlet tektir. Hatta birbiriyle çarpışan iki Türk
devletinden bile biri, ötekinin daha büyük ve aslî devlet
olduğunu tanımaktadır. Osmanlılar’dan İkinci Murat çağında
yazılan "takvim" şeklindeki bir tarihte Müslüman olmayan Cengiz,
Ögedey, Güyük, Mengü ve Hülegü'nün rahmetle anılması
Türkler'deki tek devlet prensibinin ifadesidir. Çarpışanlar
"devletler" değil, "hanedanlardır.
Bu sebeple Selçuk Hanedanı'nın Anadolu’da hüküm süren kısmına
Türkiye Selçukluları diyip onu ayrı ve bağımsız bir devlet
saymak büyük yanlıştır. Anadolu Selçukluları, Başkent Merv,
Reyveya Isfahandan idare olunan büyük imparatorluğun büyük bir
eyaletidir. Devlet, hanedanın ortak malı olduğu için bu devletin
bir bölümünün başındadırlar ve ana devletteki imparatoru metbuu
tanımışlardır.
İlhanlılar'ın Anadolu'ya hâkim olmaları da büyük devletteki
bir hanedan değişikliği olayıdır. Karaman beylerinin
İlhanlılarla çarpışması yabancı bir müstevliye karşı millî bir
ayaklanma değil, Almanya tarihinde de örneklerini gördüğümüz bir
küçük hükümdarın ihtiras ve nüfuz hareketidir. Aynı
Karamanlılar, aynı şekildeki hareketleri Osmanlılar'a karşı da
yapmışlar, Osmanlı-Karaman vuruşması pek kanlı ve çirkin
safhalar göstermiştir.
Osmanlılar Kırım'a, bir aralık Kazan'a da hâkim olmuşlar,
fakat Türkistan'ı ele geçirememişlerdir. Bunun başlıca sebebi
Azerbaycan ve İran'a hâkim olan Türkler'in Şiîliği kabul ederek
Türk tarihine mezhep kavgasını sokmalarıdır. Safevîler'in Şiîlik
taassubu olmasaydı Türkistan'daki Özbek Hanlıkları da Osmanlı
hâkimiyetini kabullenecek ve birlik yalnız duygu alanında değil,
idarede de gerçekleşerek devam edecekti.
Bugünkü Türkiye, Türk tarihinin vârisi ve devam
ettiricisidir. İlerdeki Türk Birliğini de yine Türkiye
Cumhuriyeti kuracaktır.
Fakat bugünkü görünüşüyle, Türk'ün, tarihin bütün zamanlan
içinde görülmemiş bir takım manevî hastalıklarla illetli olduğu
meydandadır. Türkler, tarihte pek korkunç kıtlıklar, kırgınlar
ve felâketler görüp geçirdiler. Ölü insan ve hayvan kemiklerini
un haline getirip yiyecek kadar acıklı anlar yaşadılar. Fakat
millî ruh ayakta olduğu için bu korkunç felâketleri atlattılar.
Bugün ise dış tesirler ve içerden bulunan yardakçılarla millî
ruh baltalanmıştır. İşin en acıklı tarafı, hükümet başında
bulunanların bu yıkıcılığa karşı kayıtsız davranmaları,
tehlikeyi görememeleridir. Eskiden ana prensip "büyümek ve başka
milletlere hâkim olmak"tı. Şimdiki prensip "yabancıları
gücendirmemek, içerde gürültü çıkarmamak, her şeyi örtbas etmek"
olmuştur.
İnsanî düşünceler ne kadar ilerlerse ilerlesin, dünya,
milletlerin savaş alanı olmakta devam edecektir. Bu bir sosyal
kanundur. Edebiyat ve felsefeyle bu kanun değişmez. Bütün
dünyada, insaniyetten bahseden milletlerin veya partilerin,
kuvvet kazandıkları zaman kendi prensiplerine nasıl sırt
çevirdiklerini görüyoruz. Rusya, Amerika'nın Vietnam’da asker
bulundurmasını "tecavüz" diye ilân ederken Çekoslovakya'yı
istilâdan asla utanç duymuyor. Birçok başka devletin tutumu da
aynıdır.
Bizim konumuz Türkiye olduğu için, dışardan fazla örnek
vermeden kendi devletimizden bahse başlayacağız:
Bugün, uzun Türk tarihinde ilk defa olarak, devlet başkanlığı
etmiş bir adamın, devleti yıkmak ve yabancılara bağlamak isteyen
vatan hainlerini idamdan kurtarmak teşebbüsünde bulunduğunu
görüyoruz. Bu bir tek örnek bile çok mühim bir hastalığın
arazıdır. Bu çirkin davranış anayasaya dayanılarak
yapılmaktadır. Bu da anayasanın eksik yönleri bulunduğunu
gösterir.
Bu memleketin bir senatörü baz morfin kaçakçılığından
Fransa'da tutuklanmıştır. Bu memleketin bir kültür bakanı,
komünizmin son kurtuluş çaresi olduğunu söyleyen birisiyle,
doğuda Ermeniler'e toprak vermek isteyen başka birisine kültür
ödülü vermiştir.
Bu memlekette insanları bir açgözlülük bürümüştür. Çabuk ve
kolay kazanç için kaçakçılık, hırsızlık, dolandırıcılık, cinayet
bol bol yapılmaktadır.
Yoksul veya orta hallî bir hayata razı olmayan birçok genç
kız evlerinden kaçarak fuhuş yuvalarına düşmektedir.
Gazeteler, evlerinden kaçan genç kız ve oğlanların babaları,
anaları tarafından çağırıldığını gösteren ilânlarla doludur.
Disiplin ve kanunlara, nizamlara saygı kalmamıştır.
Bu memleket geri zekâlılarla, delilerle, ruh hastalarıyla
doludur.
Ne belediye nizamları, ne devlet kanunları yürümektedir.
Bu saydıklarım, çöküntünün manevî yönleridir. Bir de maddî ve
tabiata ait olanları var: Toprak kayması yüzünden, milyonlarca
tonla ifade edilen toprak her yıl denizlere dökülmektedir.
Ormanlar tarla açmak için kasten yakılarak memleket
çölleşmektedir. 1960'ta uçakla İstanbul'dan Ankara'ya yaptığım
yolculukta ormansız, yeşilliksiz bir çöl seyrettim. 1931'de çam
ormanlarıyla kaplı gördüğüm Bolu dağları çevresini 1960'ta
otobüsle yaptığım İstanbul'a dönüş yolculuğumda bomboş buldum.
Büyük şehirler, hele "dünya incisi" denen İstanbul
milyarlarca liralık şeddadî binalarla tahrip edilmektedir.
İstanbul'a "iri bir köy" diyorlar. Köy bile değil de sokakları,
yapıları ile güneşsiz, ağaçsız bir manastırhane....
Haydarpaşa ile Pendik arası tek bir şehir haline gelmiştir.
Bu iki istasyon arasında trenle bir banliyö yolculuğu yapanlar,
demiryolu boyunca 3 metre aralıkla yapılmış 4-5 katlı koca
apartmanlar göreceklerdir. Halbuki belediye nizamlarına göre
banliyöde bunun 6 metre olması lâzımdır. Bunca inşaat suçunu
Belediye mühendisleri neden kontrol etmemiştir? İçişleri veya
İmar Bakanlıkları neden müfettiş göndererek sorumluları
araştırmamıştır? Burada her suç, yapanın yanında kâr mı
kalacaktır? Bu suçlar neden işlenmektedir?
Dertler ve suçlar saymakla tükenmez. Bunları saymaktansa
çarelerini, yeniden kurulması gereken Türkiye'nin hangi
temellere dayanması gerektiğini sıralayalım:
Türk milletinin yaşaması isteniyorsa önce ele alınacak konu
onun sağlığını sağlamaktır.
Sağlık konusu yalnız iyi beslenme, güneşten faydalanma, beden
hareketi yapma meselesi değildir. Sağlık konusu aynı zamanda bir
de irsiyet meselesidir. Birçok fertleri irsî akıl ve ruh
hastalıkları ile illetli olan millete sağlam millet denemez. Biz
bugün bu durumdayız. Geçen yıllarda 400.000 geri zekâlı çocuktan
bahsolundu. Akü ve ruh hastalığını çocuklarına geçirecek
fertleri kısırlaştırmak, bugün "aile plânlaması" denen ve
Türkiye'nin hızla büyük nüfuslu ülke haline gelmesini önleyen
tedbirden daha önce ele alınmalıdır. Türlü kanser ve cinnetlere
sebep olan fabrika ve kalorifer dumanları, egzoz gazları, tütün,
ağır alkollü içkiler gibi ırkı tahrip edici faktörlerin mutlaka
önüne geçilmelidir. Bunlardan bir kısmının çaresi bulunmuştur.
Pahalıdır diye ihmal etmek asla doğru değildir.
Sağlam yapılı bir millet iyi bir ham maddedir. İşlenmesi için
okutulması, eğitilmesi lâzımdır. Bu sıralarda moda olan "reform"
kelimesinin eğitime neler getireceğini bilmiyorsak da
çarşambanın gidişinden perşembe belli olduğu için pek ümitli
değildir. Sınıf geçme yerine ders geçme, 10 numara yerine 4
numara veya puan ile reform olmaz. Hele okuyup yazma oranı 1970
sayımına göre % 55 iken ilköğretimi 8 yıla çıkarmak fanteziden
başka bir şey değildir. Öğretmenler arasında azımsanmayacak
kadar bir kalabalıkla sızmış bulunan komünistleri top yekûn
ayıklamadan ise hiçbir şey yapılmaz.
"Ezberciliği kaldırmak" tekerlemesi çok tehlikeli bir şeydir.
Ezbercilik kalkınca İstiklâl Marşı, kerrat cetveli, tarih
yılları ve yabancı dil nasıl öğrenilir? "Ezberciliği kaldırmak"
değil, "anlamadan ezberleme"yi kaldırmak, cidden lüzumsuz ders
ve bahisleri kaldırmak lâzımdır. İlkokuldan sonra derhal ihtisas
bölümlerine ayrılmak, fakat temel ders olarak millî kültür (yani
Türk dili ve grameri, Türk tarihi, Türkelleri coğrafyası ve
yurttaşlık bilgisi) ile çocuğun kabiliyetine göre seçeceği ve
seçilecek dersleri okutmak şarttır.
Milletin devlet kurması için toprağa, yani vatana ihtiyacı
vardır. Elde sağlam ve vuruşçu bir millet olursa bu vatan her
zaman bulunur.
Türkiye toprağının depremle batacağına dair bir emare
olmadığı için bu yönden korku yoktur. Fakat toprağın denize
akması ve ormanların yok olması sonucu memleketin çölleşmesi
gibi ciddî bir tehlike vardır.
Irk sağlığından sonra Türkiye'nin en mühim meselesi, yer altı
servetlerini işletmeden önce yer üstünü yaşanır duruma getirmek,
ormanlarla yağmur sağlayarak tarım verimini arttırmak, ondan
sonra yer altı servetlerine el atmaktadır.
Türkiye'de 4-5 evliler de sayılmak şartıyla 60.000, bunlar
sayılmamak şartıyla 40.000 köy var. İstanbul’dan Ankara'ya
trenle giderken hattın iki yanındaki köylere bakınız.
Bazılarında "bir tek" ağaç vardır. Çoğunda da üç beşten fazla
yoktur. Yani görünüş tamamen bozkır ve çöl manzarasıdır. Evliya
Çelebinin bahsettiği mamur köylere hat boyunda rastlanmaz.
Çağımız, köylerin yavaş yavaş tasfiye olunduğu, milletlerin
şehirlere yerleştiği çağdır. Bu "köy"ler de bizimkiler gibi 50
evli, 100 evli köyler değil, en aşağı 500 evli köylerdir.
40.000 köyü büyük köyler halinde birleştirmek nazarî olarak
güzel bir düşünce ise de uygulanması çok güçtür. Fakat mutlaka
yapılması gerekli bir işlemdir. Bu büyük iş, Plânlama
Dairesi'nin başaracağı iş değildir.
Deprem kuşağı üstünde bulunan Türkiye'nin tehlikesiz
yerlerinin seçilmesi, aynı zamanda akarsulara veya göllere yakın
yerlerde bulunması, millî savunma bakımından Genelkurmay'ın
fikrinin alınması lâzımdır.
Köyleri büyütürken şehirlerin küçülmesine de o kadar
ehemmiyet vermek icap eder. Eski Başbakan Süleyman Demirel,
İstanbul’la İzmit arasında beş on yıl sonra tek bir şehir vücuda
geleceğini müjde gibi haber vermişti. Halbuki bu bir felâket
haberiydi.
Büyük şehirler sağlık, ahlâk, asayiş, savunma bakımından
büyük sakıncalar taşır. Büyük şehirlere lüzum yoktur. Bir
milletin ileri ve güçlü olması büyük şehirleriyle ölçülmez.
Toprağı az milletler için bu bir zaruret olsa bile Türkiye gibi
geniş bir ülke için fantezi ve hatadır.
Anadolu'nun iyi bir etüdünden sonra yeni kültür ve endüstri
şehirlerinin kurulması, büyük şehirleri hızla daha fazla
büyütmemek için, elli yıl önce İsveç’in yaptığı gibi fabrikaları
seçilecek köylerde kurmak, bugün çok az nüfuslu, fakat verimli
olan Muş Ovası'na Batı Anadolu'nun sıkışık yerlerinden tarımcı
nüfus göçürmek en isabetli tedbirlerdir.
Türkiye'nin yeniden kurulmasındaki en mühim âmillerden biri
de kanunlardır. Bilindiği üzere kanunlar örf, ırkî temayül ve
ihtiyaçtan doğar. Bizim belli başlı kanunlarımız ise hep
tercümedir. Anayasayı yapan hukuk profesörlerinin bir de Türk
anayasası olduğundan haberi yoktur. Türk tarihinden haberleri
yoktur ki o tarihin doğurduğu yasaları bilsinler.
Başkanun olan anayasayı yalnız bir hukuk meselesi olarak
düşünmek çok yanlıştır. Bundan dolayı anayasayı yalnız
hukukçular değil, onlarla birlikte sosyologlar, psikologlar,
tarihçiler ve psikiyatri uzmanları da beraber hazırlamalıdır.
Bugün kümeye kalkınca da, tabiî, millî düzen bozulmaktadır.
1962 anayasasının hazırlanmasında çok garip bir zihniyet
hâkim olmuş, otorite sağlayıp diktatörlük yapmasın diye bir
kimsenin iki defa üst üste devlet başkanı olması yasaklanmıştır.
O takdirde başbakanların da yalnız bir meclis devresi için
makamdan kalması gerekmez miydi? Diktatörlük zamanla elde
ediliyorsa bir partinin üst üste dört defa iktidara gelmesi de
aynı sonucu doğurmaz mıydı?
Bütün Türk tarihî boyunca Türk devlet başkanları otoriter
olmuşlardır. Otoriter olmayan bir devlet başkanının düşünülmesi
bile abestir. Kanunlarla sınırlandırıldıktan sonra, yüksek yetki
sahibi başkanların seçilmesinde zarar değil, yarar vardır. Bir
de şu var ki şahsiyetler kuvvetli olunca, anayasa ne derse
desin, kuvvetli şahsiyet diktatör olabilmektedir. Nitekim 1924
anayasasına göre de devlet başkanlarının yetkisi az olduğu halde
Atatürk bir diktatördü.
Memleket, partiler yüzünden çıkmaza girdiği zaman meclisi
dağıtıp yeni seçim yaptıran bir başkan, devletin kurtarıcısı
olur. Milletin tuttuğu, sevdiği, faydalı bir başkan neden iki,
hatta üç defa üst üste seçilmesin?
Senato ise lüzumsuz bir müessesedir. Anayasa Mahkemesi
dururken Senatoya lüzum yoktur. İşleri uzatmaya ve devlete
birçok masrafa mal olmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin biraz daha
genişletilerek mühim kanunların kontrol ettirilmesi maksadı
sağlar.
450 mebus çok fazladır. En küçük hakları bile yenmeyen millî
bakiye usulü ile yapılacak seçim 200 mebuslu bir Mecliste
kuvvetli partilerin tek başlarına hükümet kurmalarını sağlar.
Sağlayamazsa, yeni seçim yerine, Devlet Başkanına en kuvvetli
partiyi iktidarda tutmak yetkisi verilmelidir. Milletlerin huzur
ve istikrara ihtiyacı vardır. Mebuslar nutuk düellosu yapacak
diye devlet, hükümetsiz bırakılamaz.
Zamanımız, ihtisasların çoğaldığı zamandır. Her devrede yeni
yeni bakanlıkların kurulduğunu görüyoruz. Bu da bir mahzurdur.
Bunun önüne geçmenin çaresi şudur: İçişleri, Dışişleri, Adalet,
Sağlık, Eğitim, Maliye, İktisat, Ulaştırma Bakanlıkları gibi
bakanlıklar temel bakanlıklar olup bunlar daima mevcut
olacaktır. Memleketten bir Sağlık Bakanlığını kaldırmaya imkân
yoktur. Fakat bunların dışında kalanlar ikinci sınıf bakanlıklar
olup bunları kaldırmak da mümkündür. Nitekim Kültür Bakanlığı
kaldırılmıştır.Spor Bakanlığı, Orman Bakanlığı gibi bazı
bakanlıklara da zamanla ihtiyaç kalmayabilir. Böylece bu ikinci
sınıf bakanlıklar için ayrı binalar yapmaya da lüzum kalmaz.
Millî Savunma Bakanlığı kaldırılmalı, onun bütün görevi
Genelkurmaya devrolunmalıdır. Ordunun siyasetle ilgisi yoktur
ama bu, particilik anlamındaki bir siyasettir. Ordunun millî
siyasetle ilgisi vardır. Askerî bir kuruluşun başında
askerlikten anlamayan bir sivilin bulunması doğru değildir.
Genelkurmay Başkanları gerektiği zaman Kabine toplantılarında
bulunmalıdır.
Birçok değerli subayın kadro ve yaş haddi diye emekliye
ayrılmasının önüne geçmek için Türk ordusunda üçlü teşkilât
yerine ikili teşkilât kurularak rütbeler de buna göre
ayarlanırsa askerliği seven subayların ordudan çıkarılması
önlenmiş olur. Bu takdirde 40 yaşında bölük kumandanlarına
rastlanacaktır. Ne çıkar? Eskiden de böyleydi ve hiçbir zararı
görülmüyordu. Bu gün 40 yaşında insan genç insandır.
Askeri liseyi bitirecekler için iki yıllık subay sınıf
okulları kurulmalı, bu okulların en üstün başarılıları Harp
Okuluna gönderilmelidir.
Ceza Kanunlarımızda "kanun boşlukları" diye ad takılan bir
takım zayıf noktalar vardır ki bunlardan faydalanan suçlular,
suçlarını işlemekte yıllardır devam edip dururlar.
Suç işleyenlerin, düzen bozanların iflahı kesilmedikçe Türk
toplumu dertli olmakta devam edecektir.
Kan davaları, ırza taarruzlar, para için adam öldürme, haraç
alma, kabadayılıkla geçinme, hırsızlık, rüşvet, sahtekârlık gibi
suçları işleyenlerin büyük bölümü profesyonel olarak
yaşamaktadır.
Daha önce de yazdığımız gibi, İslâmiyet’ten önceki Türkler
evli kadına taarruz edeni ve büyük hırsızlık yapanları idam
ederlerdi. Bugün bu işler kolektif olarak yapılıyor.Yakalananlar
suçu birbirine atıyor. Çaresiz kalan hâkim, birine ağırca bir
ceza verdikten sonra ötekilerini, delil kifayetsizliğinden ya
beraat ettiriyor, ya da bir iki yılla işin içinden çıkıyor. Sık
sık gördüğümüz, üç beş yaşındaki çocuklara tecavüz edenlerin
yaşatılması insaniyet midir? Şunu asla unutmamalı ki,
ahlâksızlar ve hainler sertlik karşısında sinerler.
Hapishanelere yıllardır silâh ve esrar sokulması hükümet
adamlarının gözünü açamamıştır. Hapishaneler, ceza görenlerin
yaptıklarına pişman edileceği yerler olmalıdır. Bu da tecritle
ve yalnız bırakılmakla olur. Küfürle ve dayakla değil. Şunu da
unutmamalı: Hapishane yalnız bir ıslah evi değildir. Aynı
zamanda toplumun, kendisine zarar verenden öç aldığı yerdir.
İnsaniyet duygusu bütün dünyada bir cıvıklık halini almıştır.
Bu insaniyetçilere göre suç işleyen zavallıyı o hale getiren
"neden"leri arayıp bulmalıdır. İnsanlar o "neden'leri aramakla
uğraşırken insanlar mahvolup hayvan derekesine inecekmiş, kimin
umurunda?
12 Mart muhtırası ve bugünkü durum iyi bir
fırsattır.Türkiye'nin yeniden kurulması ve kurulurken millî
geleneklerin, aklın, şuurun, bilimin hâkim olması için şimdiden
kurulacak komisyonlar işe, başlamalı, aceleleri olmadığı için
konuyu ciddiyetle ele alarak üstün bir devlet kurmak için
gerekli ne varsa hazırlamalıdır.
Tabiî, söylemeye de lüzum yok: Bu yeni devletin adı yarısı
Türkçe, yarısı Arapça mı, İtalyanca mı olduğu belli olmayan
"Türkiye" değil, bütünüyle Türkçe "Türkeli" olacaktır.
24 Mart 1972 Ötüken, 1972,
Sayı: 100