Birçok Türkçünün maddî, manevî yardımıyla çıkmakta
olan Orkun, onu idare edenlerin yorgunluğu yüzünden kapanıyor. Bu
kararı verenlerin ıstırabı büyüktür. Uzun konuşma, tartışma ve
danışmalardan sonra, yapılacak başka bir şey olmadığı için bu
neticeye varılmıştır.
Yurdun her tarafındaki genç Türkçülerin, bu sonuç
karşısında duyacakları acıyı düşünmek bizi elem içinde bırakmakta ve
bahta lânet etmeğe sevk etmektedir.
Türkçülüğün bayrağını, ilerde yeniden açmak üzere
şimdilik kapatıyoruz. Bu bayrağın yeniden açılması, şahıs olarak
mutlaka yine bizim idare edeceğimiz bir derginin çıkması mânasında
anlaşılmamalıdır. Türkçülük bayrağını yükseltenler yoruldukça,
yıprandıkça, düştükçe o bayrak, bir adım geriden gelenler tarafından
kavranacak ve Türkçülük ordusu, bir çığ gibi büyüyerek hep ileriye,
büyük ülküye, Kızıl Elma'ya doğru yürüyecektir.
Ülküler, milletlerin şuurudur. Ülküsüz millet,
şuursuz insan gibidir. Bu memleket yıllarca, hain bir maksatla
şuursuz yaşamaya mahkûm edildi ve Türk ırkının şuurlu çocukları olan
Türkçüler zindanlara tıkıldı. Hattâ onların vatan ve millet haini
olduğu ilân edildi.
Türkçüler dünyadaki bütün Türklerin mazide olduğu
gibi bir devlet halinde birleşmelerini ve Devşirme döküntülerinin
yukarı mevkilere geçmemesini istedikleri için bu damgayı yemişlerdi.
Bütün insanları Moskova buyruğu ve amele dîktatörlüğü altına almak
gibi hayvanî ve ahmakça bir maksat ardında koşanlar ve onların
yardakçıları mazide birkaç kere gerçekleşmiş olan Türk birliğinin
yeniden kurulmasına "hayal" demek ihanetini de gösteriyorlardı.
Gazete ve radyolarla bizim vatan haini olduğumuzu ilân eden soysuz
soytarıların iç yüzü, Tanrı adaletinin dünyada tecellisiyle pek
çabuk anlaşıldı. Hemen hepsi Devşirme döküntüsü olan bu hakikî vatan
hainlerinin "vatan" dedikleri şey kendi köşkleriyle rahat ve
huzurlarından ibaretti.
Vatan hainlerinin darbelerine maruz kalan
Türkçülük geriledi veya zayıfladı mı? Asla!... Tırpan yiyen otlar
gibi daha gür, daha sık gelişti ve yurdun dört bucağına yayılarak
bir tarlaya atılan tohumlar gibi filizlenmeğe başladı.
On iki asır önce yaşamış olan büyük Türk siyasî ve
kumandanı Bilge Tonyukuk, ilk Türk tarihi demek olan yazıtında bir
milletin başında serserilerin bulunmasını en büyük felâket diye
anlatmakta ne kadar haklıdır! 1950'den Önce uzun yıllar bu
memleketin başında serseriler, hem de yabancı ve hain serseriler
hüküm sürdü. Milletin sağlığını, servetini ve ahlâkını o serseriler
mahvetti. Bir gece içinde bizi Moskof sömürgesi haline getirecek
plânları o serseriler hazırladı. Fakat onlar bugün, tarihin hiçbir
devrinde görülmemiş bir hayâsızlıkla milletten, vatandan, hürriyet
ve demokrasiden bahsediyorlar.
Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde
birleşerek her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması
ülküsüdür.
Bunun değişmez iki ana unsuru vardır: Irkçılık,
Turancılık.
Irkçılık ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır:
Türkeli'ndeki azınlıkların kendi aralarında gizlice yürüttükleri ırk
şuuruna karşı bir korunma tedbiridir. Türkiye’deki Selânik Dönmeleri
Türkleşmemek için asırlardır gizli tedbirler alırken, hiçbir kültürü
ve mazisi olmayan bir takım küçük millet ve cemaatler soyadı
kanununun sarahatine rağmen, kendi soyadlarına kadar saklayıp
ırkçılık yaparken, Yahudiler İsrail'in hakiki vatanları olduğunu
türlü şekillerde ispat ederken Türkler de hiç şüphesiz devletin
hakiki sahibi olarak bazı tedbirler almakta haklıdır.
Irkçılık aynı zamanda bir hıfzıssıhha meselesidir.
Karışmak daima üstün tarafın aleyhine olduğundan üstün bir ırk olan
Türk ırkı aşağı ırklarla karıştığı zaman ortaya çıkan melezlerde
Türk'ün bazı üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai
vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Birer müspet ilim
olan antropoloji ve rasyolojinin ortaya koyduğu bu hakikatlerden
siyasi düşüncelerle vazgeçemeyiz. İlim ve hakikat, siyasetin
oyuncağı olamaz.
Irkçılık en nihayet bir tarihi şuur meselesidir.
En eski Türk devletlerinden başlayarak kısa ömürlü cumhuriyet
devrinin sonuna kadar gördüğümüz binlerce örnek, devlette mühim
mevkilere geçirilen yabancı kanlıların ihanetlerini göstermektedir.
Bütün bunlara bakarak Türkçüler, ırkçılığı
değişmez bir prensip olarak kabul etmişlerdir. Fakat bu ırkçılık,
ırkçılığın ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin
ileriye sürdüğü gibi insanları ölçüden ve lâboratuvar
muayenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tâyin
mânasına gelmez. Hemen hemen her ırk başka ırklarla karışmıştır.
Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir müddet sonra melezliği
tasfîye eder. Fakat bir ırk mütemadiyen başka ırklarla karışmakta
devam ederse bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.
Irkçılık tehlikelidir diye bağıranlar dünyadan
haberi olmayan bir takım zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hattâ
ırkçılık düşmanlığını kısmen bizim gafillere aşılayan İngiltere ve
Amerika’da bile mükemmel bir ırkçılık vardır. Amerikalılarla
İngilizlerin ırkçılık düşmanı gözükmeleri ikinci Cihan Harbinde
Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar kendi
ırklarının üstün olduğunu iddia edip bazı haklı neşriyatla Amerikan
ve İngilizlerin karışma yüzünden düştükleri zaafı gösterince
Anglosaksonlar siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden ırkçılığa
düşman kesilmişlerdir. Fakat onların düşman olduğu ırkçılık resmi ve
aleni Alman ırkçılığı olup gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı
değildir.
Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren
Çin prenseslerinin ihanetleri artık bugün popüler bilgi haline
gelmiştir. Osmanlılar devrinde Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir
padişahı küçük düşüren hareketler İslâv asıllı Hürrem Sultan
yüzündendir.
Osmanlı tarihinde büyük gözüken bir takım
sadrazamların hainliği artık gün gibi aşikâr olmuştur. Gedik Ahmet
Paşa, Maktul İbrahim Paşa, Sokullu gibi büyük sayılan Devşirmelerin
iç yüzü ve Devşirmelerden mürekkep Yeniçeri ordusunun haince rolleri
gizli kapaklı bir şey değildir. Bütün bu hususları tafsilatıyla
öğrenmeleri için Türkçülere, İsmail Hami Danişmend'in "İzahlı
Osmanlı Tarihi Kronolojisi" adlı büyük eserini mutlaka okumayı
tavsiye ederim. Bâlkan, Cihan ve İstiklâl Harblerinin büyük
ihanetleri ise herkesin bildiği şeylerdir. Bütün bunlardan sonra
İsmet İnönü ve yardakçıları gibi münafık ahmakların ağzına yakışır.
Irkçılığın aleyhinde bulunanlara şunu sormalı:
— Kendinizi Çingene ile bir tutar mısınız? Bir
Çingene ile evlenir misiniz? Çingene bir gelin veya damat kabul eder
misiniz?
Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse ırk
tefriki yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı
yaptığı bu ayırmayı biz başkalarına karşı da yapıyoruz.
Irkçılık, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak
yaşamaktır. Köy ve kasabalarda kaç yıl hattâ asır önce oraya gelmiş
olan bir yabancının bugünkü ailesi hâlâ yabancı sayılmaktadır.
Tamamiyle Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka
bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara yabancı gözüyle
bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli ırk şuurunu gösterir.
Demokrasinin bir "çoğunluk arzularını tahakkuk sistemi" olduğu
unutulmamalıdır.
Türkçülüğün ikincî unsuru olan Turancılık bütün
Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 40, belki 50,
belki 60 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler
mazide muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir.
Sebebi her ne olursa olsun başka milletlerin hâkimiyeti altına
düşmüş olan bu Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi
kadar haklı ve makul ne olabilir? Dünyadaki bütün milletler, yabancı
hâkimiyet altında kalmış olan millettaşlarını kurtarmak gayesini
güderken Türkler neden aynı dileğin arkasında koşmasın? Yaratılıştan
devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup
yaşatmak hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve
radyonun olmadığı zamanlarda bile Türkler büyük devletler kurmuş
asırlarca yaşatmışlardır.
Dünyanın bütün Türkleri Türkiye'ye Kâbe gibi
bakıyor. Türkiye'nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi,
aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan
Türkler değil, medenî ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret
çekiyor.
Geçen yıl Finlandiya Türklerinden bir genç kızla
tanışmıştım. Bermutat gümrük vesaire de gördüğü güçlüklere rağmen
Türkiye'yi çok sevmişti. Finlandiya'da 1000 kadar Türk yaşadığını,
hepsi zengin ve müreffeh olan bu Türklerin kendilerine çok iyi
muamele eden dürüst ve asîl Fin milletini sevmelerine rağmen buraya
gelmek istediklerini, Finlerle katiyen evlenmediklerini, en büyük
korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin-Rus savaşında şehit olan
altı yedi Türk'ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü
gençleri olduğunu söylemişti.
Bütün Türkleri kurtarmak millî hakkımızdır. Milli
hakkımız olması bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra
insanî vazifemiz haline gelmiştir. Milletleri büyülten şeyler millî
ve insanî asil hareketleridir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri
kurtarmak için yapılacak fedakârlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki
bu parlaklık, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.
Hiçbir ülkünün ardında olmayarak, yalnız yiyip
içmeyi düşünmek ve yalnız bir gün için yaşamak insanlara hiçbir
şeref vermez. Bu kadarını hayvanlar da yapar. İnsanlık, ülkü için ve
yarın için yaşamak, bu uğurda fedâkarlık etmek ve ölmektir. Ölümden
hayvanlar kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için
ölmesini bilen yaratıktır.
Turancılık, bizimle akraba olan milletleri yani
Moğol, Mançu ve Koralıları, hattâ Finlerle Macarları da birleştirmek
ülküsü değildir. Turan kelimesi ilim dilinde bazen Ural-Altay
mânasında da kullanıldığı için Turancılığın Ural-Altaycılık olduğu
zannı da bazen hâsıl olmuştur. Fakat hiçbir Türkçü böyle bir gaye
gütmemiştir. Bizim Turancılığımız Türk'ün tarihî vatanı olan ve çoğu
hâlâ Türklerle meskûn bulunan ülkeleri istiklâle ve Türkiye ile
birliğe kavuşturmaktır.
Bu birliğin nasıl olacağı meselesi bizi
ilgilendirmez. Çünkü o siyasî bir iştir. Bizim Turancılığımız ve
ırkçılığımız yani Türkçülüğümüz ise siyasetin üstünde bir ülkü
meselesidir.
Demek ki Türkçülük bütün Türklerin birleşmesini ve
Türklüğün yabancı ırk tesirlerinden korunmasını istiyor. Burada
Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle
karşılaşırız. Diğer bir tâbirle Türk kimdir ve Türklerin vatanı
neresidir?
Türk, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan
gelince de, pek nadir ve ârızî bazı istisnalardan sarfı nazar, o
insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması lazımdır. Türk
olduğu halde anadilini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini,
Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar kan
bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için günün birinde
kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazen, yabancı
ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlar da
vardır. Türk olduğunu bildikçe bu gibileri Türk'tür. Bir felâket
yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak, başka bir
felâket yüzünden istiklâllerini kaybedenleri Türklükten çıkarmakla
eşittir ki buna kimsenin hakkı yoktur.
Türklerin bir millet olmak için mazide mukadderat
birliğine, tarih birliğine ihtiyaçları yoktur. Türkiye Türkleriyle
Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata malik olmuşlardır.
Bundan onların ayrı milletler olduğu mânası çıkmaz. Onlar günün
birinde yine aynı mukadderata malik tek millet olacaklardır. Anadolu
ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla
olarak Anadolu ile Azerbaycan, Azerbaycan'la Türkistan, Türkistan'la
Anadolu, Türkistan'la "İdil-Ural, îdil-Ural'la Türkiye (yani
İlhanlılarla Altun Ordu) bazen şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep
kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbaycan Türklerînin vuruşmaları pek
feci olmuştur. Fakat bütün bunlar Türklerin tek millet olmasına mâni
değildir. Bugün tek millet olduğunda kimsenin şüphesi olmayan
Anadolu Türklerinin vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu
halinde asırlarca boğuşmaları, nasıl onların nihayet tek millet
halinde birleşmelerine engel olmamışsa, yarın da öteki Türklerle
Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, Önüne kimsenin geçemeyeceği
tarihî bir zarurettir.
Türkler aynı tarihî mukadderata malik değiller
gibi görünüyorsa da bir bakımdan aynı tarihî mukadderata sahip
oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halindeki
Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan biraz sonra
ötekiler de müteessir olmuştur. Meselâ Kazan Hanlığının yıkılışı
Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım'ın çöküşü Türkiye'ye ağır
kayıplara mal olmuştur.
Bununla beraber Türklerde tarihî mukadderat
meselesinin şuurlu bir şekilde mütalâa olunduğunu gösteren hâdiseler
de vardır. Meselâ Türkiye, Kırımın kurtarılması için 1786–1791
savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere
kuvvetli bir donanma hazırlamıştı. Doğu Türkistandan Çinlileri kovan
Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye'yi metbu tanımıştı. Velhasıl bugün
Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat
birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka bizim de
imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesindeki
"milletlerin hür ve müstakil yaşamak hakkı"na Türkler; mazileri,
kabiliyetleri, coğrafî ehemmiyetleri ve nüfusları bakımından, başka
milletlerden daha çok lâyıktır. Başka milletler koydukları imzanın
şerefi için bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.
Milleti yapan unsurlardan birisi de din olduğuna
göre Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki
Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan Şamanlıktan da bazı
unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din on asırdan
beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak için
mutlaka Müslüman olmaya lûzum yoktur. Çünkü bugünkü Türkler arasında
birkaç yüz bin Şamanî, birkaç yüz bin Hristiyan ve hattâ birkaç bin
Musevî Türk(Karayimler) de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları
Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan
Gagavuzların Türkiye'de yerleşenleri ekseriyetle Müslüman
olmuşlardır. Onlar bunu Türklüğün bir lâzımesi saydıkları için
yapmışlardır.
Öyle gözüküyor ki bir Türk birliği gerçekleştiği
takdirde bütün bu Şamanî ve Hıristiyan Türkler Müslüman
olacaklardır. Onun için şimdiden onları zorlamaya bir mecburiyet
yoktur.
Vaktiyle Türkler arasında bir ayrılık unsuru olan
Sünnilik-Şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılamaz. Bunların
hepsi Müslüman Türktür ve Müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları
artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.
Bu Türklerin oturduğu yerler Türk vatanıdır.
Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu, Türk hatıraları ile
dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi
birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı götürmez.
Meselâ Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli vilayeti
Türklerinin sürülmesi hiçbir mânâ ifade etmez.
Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen
Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu
yaptılarsa biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka
Türkleştireceğiz.
Türkçülüğün değişmeyen tarafı ırkçılığı ile
Turancılığı ve bunun neticesinde Türk milleti ve vatanı hususundaki
düşünceleridir. Bu iki temelde bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun
dışında kalan meseleler; meselâ iktisadî, sosyal ve hukukî görüşler
Türkçülerin ileride halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler
üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü zamanla herhangi bir
iktisadi veya içtimaî düşünce çürütülebilir. Fakat ırkçılık ve
Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük
olması için elzem şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceği
olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa,
geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek
veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı
hiç bir zaman değişmez. Irkçılıkla Turancılık, Türkçülüğün hava ve
gıdasıdır.
Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır.
Realist olan Türkçülük "Yaşamak için kavga kanununun, sonuna kadar
devam edeceğine inandığından askerliğe karşı saygı duymakta ve
ırkımızın askerî millet olmak geleneğini geliştirme amacını
gütmektedir. "Artık savaş olmayacak" gibi uyuşturucu telkinlerin,
millî savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyada savaşı
kaldırmak düşüncesi asırlardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır.
"Roma Barışı" denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askerî
hazırlıklarla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman Ömürlü
olmamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.
Hakiki askeri faziletlerin diriltilmesi ve
ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik kalıp işi değil, ruh
işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır. Bize fenalığı
dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve fertlerin dostuyuz. Fakat
hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet
olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey zıddı ile birlikte vardır.
Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük bir
bakıma göre de "Türklük düşmanları düşmanlığıdır.
Irkımıza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza,
şerefimize fenalık etmiş olan her millete, her dine, her rejime,
fikre, cemiyet, ferde düşmanız, "Kinimiz dinimizdir".
Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her
zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek asker olmaya
mecburuz demektir. Askerlik çarpışmak bilimidir. Yaşamaya hak
kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her
ilim ve fen onun yardımcısıdır.
Türkçülük "disiplinli millet" taraftarıdır.
Disiplinli millet demek fertlerin devlete, devletin de fertlere
zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve vazifeler sistemini kabul etmiş
millet demektir.
Disiplinli millet tipinde istibdat ve zorbalık
olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğa da yoktur. Disiplinli milletle
milletin ahlâk, gelenek, şeref ve arzularına aykırı hiçbir şey
yapılamaz. Disiplinli millet hayat telâkkisi, mukaddesatı, zevki,
bayramı, kederi ve hattâ kılığı ve takvimi belli millet demektir.
Türkçülük, Türkelinin her bakımdan Türkleşmesi
taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır.
Kayıtsız şartsız Türk kültürü hâkim olacaktır. Bu bakımdan
Türkçülüğün kendisine mahsus bir dil, tarih ve alfabe telâkkisi
vardır.
Arınmış ve geliştirilmiş ve Türkçe istiyoruz. Dil
kurultayı maskaralıklarının yadigârları temizlenecek, fakat bu arada
elde edilmiş bazı müspet sonuçlar saklanacaktır.
Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye
elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf
eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek
talihsizliğinden kurtulacaktır.
Türkçülüğün tarih tezi eski milletleri ve hele
Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim
çerçevesi içinde millî bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya'da
Milâttan önce 12'nci asırda "Şu" veya "Çu" larla başlayan bir
tarihtir. Bu tarih Mançuryadan Kırıma kadar uzanan bir anayurtta
11'inci Asra kadar sürmüş, 11'inci Asırda Türkiye dediğimiz Anadolu,
Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasandan mürekkep ikinci bir anavatan
teşekkül etmiştir. Türkçülük bakımından Aksak Temir-Yıldırım Bayazıd
kavgası bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi
Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin şimdi de cumhuriyetin
devam ettirdiği tarihtir.
Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış
gelişmelerle birlikte Türk ırkının Devşirmelerle iç savaşı şeklinde
de mütalâa olunacaktır. Türkçülük Tanzimattan sonraki tarihimizin
yeniden tedvin olunarak hakikatlerin ortaya çıkmasını ve yalancı
kahramanların hakiki mevkilerini almasını ister.
Türkçülük bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet
taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında, fantezilerin millet
aleyhinde olduğuna inanmıştır.
Türkçülük, Türk ırkının tarihi ananesine dayanarak
kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir.
Ancak kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle aleyhtardır.
Kadına saygı beslemek onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak
mânasına gelmez. Tanrının ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak tabiat
kanunlarına aykırı bir eksantrikliktir. Kadınların her türlü
öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar müstesna, her mesleğe
girmesine taraftarıyız. Fakat aile yapısının korunması bakımından
kadının her şeyden önce ahlak ve zevcelik vazifesini yapmasını
isteriz.
Türkçülük, memlekette sosyal bir adalet olmasına
taraftardır ve hakiki adaletin sosyal olduğu kanaatindedir. Millet
fertlerini sağlık, geçim ve istikbal bakımından tatmin etmenin
milliyetçilik şartlarından olduğu âşikârdır.
Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz
düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik
yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun
için Türk ırkının hayatında yürütücü âmillerinden biri olarak, zaten
saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının milletle beslenmesine
taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta
tutar. Türk dışişleri bakanları arasıra Moskoflarla dostluk
edebilirler. Türk milleti için böyle düşünmek millî menfaatler
aleyhinde düşünmektir.
Moskof bizim ırk düşmanımız olduğuna göre Moskof
emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm,
Moskofluğa mal olmuş bulunduğundan ona taraftarlık vatan ihanetidir.
Türkçülük bakımından en alçak vatan olan komünistlerin yok edilmesi
şarttır.
Masonluğu da düşman sayıyoruz. Kökü dışarıda olan
gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle tatmin olunmayanların
başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta
Yahudilerin millî menfaatlerini gizli olarak korumak için kurulmuş,
zamanla beynelmilel bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki
millete mensup Masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile'
birbirlerine yardım etmek mecburiyetinde olmaları bu zümrenin bütün
milliyetçiliklere ve bu Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu
göstermektedir. Onlar gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeğe
çalışmakta ve muvaffak olmaktadır. Bugünkü "Türk Ocağı"nın umumi
idaresi ihtiyar Masonların elindedir ve bu yüzden, vaktiyle
milliyetçiliğe o kadar hizmet etmiş bulunan bu müessese artık hizmet
edememektedir.
Siyonizm, Yahudi ırkının huzurunu dünya
milletlerinin huzursuzluğunda arayan teşkilâtlı bir insanlık düşmanı
fikirdir. Kendisini bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki
gayreti emperyalist arzularını gizlemek içindir. Birinci Cihan
Savaşında, her türlü kılığa girerek Filistin Cephesindeki ordumuzu
arkadan vuran ve düşmana casusluk eden Siyonistlerin ortaya koyduğu
korkunç hakikat, Türkçüleri bu cereyana karşı da her zaman uyanık ve
tedbirli bulunmaya sevk etmektedir.
Komünizm, Siyonizm ve Masonluk Türkiye'de bir
sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.
Türkçülük ağır, fakat sağlam bir şekilde
ilerliyor. O, meselâ Almanya'daki Nasyonal Sosyalizm gibi kısa bir
zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen cereyanlarla ölçülemez.
Tedrici şekilde büyümesi sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.
Türkiye'de Ali Suavi, Süleyman Paşa, Ahmed Vefik
Paşa, Ziya Gökalp, Dr. Rıza Nur, Dr. Mustafa Hakkı Akansel gibi
kalem sahibi Türkçüleri yetiştiren Türkçülük 3 Mayıs 1944
hareketiyle belki de memleketi komünizm tehlikesinden kurtarmıştır.
1944–1945 Irkçılık-Turancılık Dâvası, Türkçülüğün geçirdiği ilk ve
oldukça çetin bir imtihandır.
Bütün bu çekilen sıkıntılar verimsiz kalmış
değildir. Bugün memlekette yer yer görülen Türkçü kıpırdanışlar ve
davranışlar o çetin imhitanın sonuçlandır. Türkçüler birleşmek
lüzumunu duyarak ayrı ayrı kurdukları dernekleri kaldırmışlar ve
"Türk Milliyetçiler Derneği adı altında tek teşkilât haline
gelmişlerdir.
Bugün memlekette 40 kadar şubesi bulunan bu dernek
daha çok gençleri toplamakta ve Türkiye’ye şâmil yeni bir Türkçü
kaynaşmaya sebep olmaktadır. Bu teşkilâtın yayılması ve
kuvvetlenmesinde Orkun'un epey hizmeti vardır.
Türkçülük şimdi gayri siyasidir ve daha bir müddet
öyle kalması hayırlıdır.
Şimdi bütün genç Türkçülere düşen vazife her
şehir, kasaba ve kabilse köyde derneğin şubesini kurarak faaliyete
geçmek ve Ankara'daki Genel Merkeze sıkı bir şekilde bağlanmaktır.
El ve gönül çalışılırsa çok şeyler yapılabilir.
Orkun 68 sayılık neşriyatı ile şimdiye kadar
çıkmış olan Türkçü dergiler arasında rekor kırmış ve birkaç genç
Türkçü imzanın tanınmasına hizmet etmiştir. İstediğimiz kadar
kuvvetli değildi. Fakat yine de bir şeydi. Orkun'da yarım kalan
1944–1945 Irkçılık-Turancılık Dâvası tefrikası ilerde kitap halinde
basılacaktır.
Türkçülük fikir halinden teşkilât haline girerken,
teşkilâtı idare edenler sıkı durmaya ve uyanık bulunmaya mecburdur.
Türkçülüğün soysuzlaşmaması için teşkilâta girecek olanlar üzerinde
titiz davranmak, aksayanları merhametsizce atmak vazifeleridir.
Türkçülüğü gösteriş vasıtası diye kullanan, fakat er meydanında
kahpeleşenleri biz 1944–1945 Dâvasında bizzat gördük. Bir iman ve
irade işi olan Türkçülüğün içinde imanı zayıf, karakteri çürük
olanların işi yoktur. Türkçülük kemiyet değil, keyfiyet işidir. Az
fakat öz kimselerden mürekkep bir Türkçü teşkilât sıkı bir disiplin
altında çalışmak şartıyla ırkımızı terakkinin doruğuna
ulaştırabilir.
Bir veda yazısı olan bu makaleyi bitirirken genç
Türkçülere bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:
Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı
hareketlerin başında hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak
yükselmesi gelir. Her Türkçü kendi mesleğinin en yüksek derecesine
veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde
çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı,
gerekirse meslek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler
arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeğe çalışmakta
takip olunacak yol, Masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı
haksız destekleyerek lâyık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce
bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.
Her mesleğin faydası ve ehemmiyeti olmakla beraber
Türkçüler bilhassa Harb Okuluna, Mülkiyeye ve Öğretmen Okullarına
girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik
telkini ile memleketin geleceğine nasıl hâkim olduklarını söylemeğe
lüzum yoktur. Subaylar da kısmen öğretmendir. Bundan başka bizim
yurdumuzda milli mukadderata hâkim olan en mühim zümre subay
sınıfıdır. Mülkiyeden çıkarak kazaların, vilâyetlerin başına geçmek
Türkçüler için mühim bir hizmet fırsatıdır.
Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile
kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır.
Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren
Türkçülerin epey fazla oluşu ümit verecek, iç açacak bir vâkıadır.
Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin ehemmiyeti
üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler evlenecekleri
kızın sağlık ve ırk durumuna ve bu hususta aşka esir olmamaya dikkat
etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı
örnekleriyle sabittir.
Türkçüler teşkilâtlanmalı, bunun için de daima
Milliyetçiler Derneğini takviye etmelidir. Bu teşkilatta geçimsizlik
göstermemeli, benlik dâvası gütmemelidir
.
Hür Türkçü kendi çevresini ikaz ve irşad etmeğe
çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük
yapacağını kestirmek o Türkçünün zekâsına ve kabiliyetine aittir.
Lüzum olursa Türk Milliyetçiler Derneğinin merkezlerinden sormalı,
soramazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.
Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha
yapmamaya çalışılmalıdır.
Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür
eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmlâ yanlışları ve
ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyordu. Bu eksiklerin
giderilmesine uğraşmak lâzımdır. Millî kültürü zenginleştirecek
eserleri okumak, hattâ kabilse eski harfleri öğrenmek zaruridir.
Eski harflerle yazılmış eserler hâlâ büyük bir hazine halinde kapalı
olarak durmaktadır.
En mühim bir cihet de Türkçülerin kendi aralarında
bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle
başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar
sağlaması muhtemeldir. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır.
Bu sandıklar Türkçüleri mali güçlüklerden koruyacağı gibi Türkçü
yayınlara da yol açar.
Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir.
Fakat zamanla bunlardan mühim sonuçlar doğması beklenebilir.
Orkun kapanırken onun çıkmasını ve yaşamasını
sağlayan ülküdaşlarımıza teşekkür ederiz. Genç subaylardan liseli ve
ortaokullu ülküdaşlara kadar bütün Türkçülerin gönülleri ve
fikirleri aşağı yukarı bir buçuk yıl Orkun üzerinde birleşti. Orkun
kuvvetli veya zayıf, her ne olursa olsun, biz, yani Türkçüler demek
ki bu kadarmışız.
Fakat ümitlerimiz kırık değildir. Uğrunda
çalışanlar, ıstırap çekenler, Ölenler bulundukça Türkçülük mutlaka
muzaffer olacaktır. Yabancı hâkimiyetler altında kırılan, sürülen
milyonlarca ırkdaşımızın bulunması bize vazifemizin büyüklüğünü ve
şerefini hatırlatsın.
Zevk ve sefa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş
görerek zevk kadınlarıyla mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek
de vardır. İsteyen onu, İsteyen berikini tercih eder.
Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat
esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve
aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kâinatın sinesinde yatmak... İşte
bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya
âleminde kendimizi ölüm kadar ebedi bir fikre vermek ve o fikir
uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne
olabilir? Bu ölüm bizi gayemize Tanrı Dağında bekleyen ecdat
ruhlarına ve bizzat Tanrıya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür.
Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini
düşünmek hâkikati anlamaya da yardım edecektir.
Ülkü yolunda ölenlerin, ebedî karanlık içinde
kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzel, fakat
hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkla bir
olmaları ondan daha güzeldir.
Yaşamak sadece, kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise
kâinatın ebediliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak
yahut hâtıralardan ve gönüllerden de silinmekten sonra sonsuzlukta
sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.
Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel,
hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne
kadar güzeldir. Her fedakârlık muhteşemdir. Fakat eserine imza
koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek her şeyden daha
muhteşemdir.
Birleşmiş Milletler ideali uğrunda Kore’de
şehitler vermek güzel bir şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için
Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’da can harcamak
şaheser bir şeydir. Türkçülük din gibi derin, tasavvuf gibi mistik
bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak
ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka
her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle,
fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk
alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme arasında düşenlere
bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin
şeref yaprağına ve Tanrıya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en
büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.
Tanrı Türk'ü Korusun!
Orkun,
18
Ocak
1952,68.
Sayı