Bir gazete okuyucusunun, elifbamıza
"x" ve "w" harflerinin de alınıp alınmaması hakkında ortaya sürdüğü
düşünce epey dallandı budaklandı. Birçok kimselerin ve bu arada
üniversite hocalarından bazılarının fikirleri soruldu. Netice
itibarıyla bazıları ecnebî adların
asıl imlâsıyla, bazıları
da bizim okuyuşumuza göre yazılması
icap ettiğini söylediler.
Halbuki elifbamızın
eksikliği, tamamlığı mütalaa
olunurken düşünülecek başka noktalar
vardır. O da bugünkü harflerimizin dildeki bütün sesleri çıkarıp
çıkarmadığı ve imlâmızın bu haliyle, zengin bir dile yaraşıp
yaraşmadığı meselesidir.
Bugünkü elifbamız
bugünkü Türkçe için çok eksiktir. Bazen iki sedayı
bir tek şekille gösterdiğimiz
için dilimizin zenginliği kaybolmaktadır.
Hele iki harfimiz vardır ki onlar için ayrı işaretler kabul
olunmadıkça Türkçe’de birçok iltibaslarını
önüne geçmek kabil olmayacak, netice itibarıyla
da dilimiz yoksul bir dil halinde kalacaktır.
Bu iki harf "açık e" dediğimiz "a" harfiyle "sağır nun" dediğimiz
"g" harfidir. Bugünkü Türkçe’de "e" ve "a" sedaları
için yalnız bir tek "e" şekli
kabul olunmuştur. Halbuki "e" harfi "a" den ayrı ve "i" ye yakın bir
sestir. Bu yüzden birçok ayrı kelimeler aynı imlâ ile yazılmakladır.
Meselâ: Memleket mânâsına gelen "el" ile, insanın bir uzun olan
"el"in imlâsı aynıdır. Halbuki telâffuz itibarıyla birincisini "el"
diye, ikincisini "al" diye yazmamız lâzımdır. Keza "ekmek" imlâsıyla
yazdığımız iki kelime vardır ki hakikatte birini ekmek (malûm gıda),
ötekini "ekmäk" (tohum) diye telâffuz ediyoruz. Bu misaller
pek ziyade çoğaltılabilir. Sayfaların
müsaadesizliği yüzünden şimdilik buna lüzum görmüyoruz.
"Sağır nun"
meselesine gelince: Bu ötekinden daha mühimdir. Bir kere İstanbul
Türkleri müstesna olmak üzere hemen bütün dünya Türkleri bu
harfi telaffuz ederler. Türkçe’de daha v,f,h,c harfleri yokken (yani
sekizinci asırda) kullanılan bu çok
eski harfi yeni elifbamıza almayınca yine ikişer ikişer birçok
sözleri aynı imlâ ile yazmak mecburiyeti karşısında kalıyoruz. işte
birkaç misal:
ben (zamir) ben (insan vücudundaki siyah leke) =
doğrusu: beh
son (doğan çocuğun)
zarı son (nihayet) = doğrusu: son
on (sayı) on
(şifa) = doğrusu: oh
ban (banmaktan emir sigası)
ban (ezan) = hah
in (hayvan yuvası)
in (feryat) = doğrusu: İh
Fakat iş yalnız
birkaç sözün imlâsıyla da
kalmıyor. Bazen tam bir cümleden mânâ çıkarmak da güçleşiyor. "Ahmet’i al, evine git"
dediğimiz
zaman "evine" kelimesinin hakikî mânâsı,
yani Ahmet’in evi mi, yoksa muhatabın evi mi olduğu anlaşılmıyor.
Halbuki sağır nunu kullansak bu cümlenin "Ahmet’i al, evine
git" veya "Ahmet’i al, evine git"
şeklinde yazılışına göre mânasını anlamak kabil olurdu. Görülüyor ki
sağır nun bakımından şimdiki elifbamız eskisinden daha geridir.
Filvaki bu iki harfi de ilâve edince elifbamızın
güçleşeceği muhakkaktır. Fakat eğer yeni harfleri kabul etmekten
maksat yalnız kolayca öğrenilmesini temin etmek olsaydı bu itiraz
kuvvetli sayılabilirdi. Halbuki yeni harfleri kabul etmekten maksat
bilhassa ve her şeyden önce garp medeniyeti çerçevesine girmekti.
Çünkü Arap harfleri kaldıkça dilde, imlâda ve yazıda yeni medeniyete
uymayacaktık. Bunun için bu itiraz o kadar varit değildir. Eğer
maksat yalnız kolayca öğrenmek olsaydı o zaman doğrudan doğruya
konuşulduğu gibi yazmak prensibini kabul etmek icap ederdi.
Meselâ o zaman sonu "n" ile biten sözlerin
cemilerinin "ler, lar" edatıyla değil,
''ner, nar" edatıyla yapılması icap ederdi. Çünkü bugün ekseriyet
güvercin, insan kelimelerini cemilerinin güvercinner, insannar
şekillerinde söylüyor. Fakat bunu yapmak kolaylık olsun diye dilin
disiplinini bozmak olurdu. Halbuki biz kolaylık olsun diye dilimizi
zenginleştiren iki harfimizi feda etlik. Hem de bu harflerden birisi
(yani sağır nun) yalnız Türkler’e mahsus bir harf olup on birinci
asırda yaşayan Kaşgarlı Mahmut’un da söylediği gibi Türkler’den
başkası tarafından telaffuz olunmayalı, yani Türkler’i başkalarından
ayıran bir harfti.
Yeni harfleri kabul eden sabık
Dil Encümeninin azaları arasında Ragıp Hulûsi Bey’den başka
lisaniyatçı yoktu. Alaylı lisaniyatçılardan, ediplerden, şairlerden
mürekkep olan bir encümenden zaten daha ilmî bir netice
beklenemezdi.
Memleketin dil mütehassıslarının
dikkatini celp ederiz: Henüz vakit geçmemiştir. Bu "a" ve "h"
harfleri meselesini halletsinler. Bunlar kabul olunmazsa Türkçe
kafiyen zengin bir dil olmayacaktır.
İmla meselesini de ayrı bir makalede mütalaa
edeceğiz.
ORHUN, 1934, Sayı:
3